0 Comments

27 POLATYURDU

28 Sakarya (Tırnaksız) Köyü

29 SUBASI
30 TATLIKUYU KÖYÜ

TOKATHAN

31 – TOYDEMİR
32 TUZLACIK KÖYÜ
33 YAVERÖREN

34 YENIKÖY
35 YEŞİLDON*

36 YILDIZÖREN

21- POLATYURDU

Polatyurdu köyü, Kırıkkale İlinin Keskin İlçesine bağlı olup; Kırıkkale iline 39 km, Keskin ilçesine 12 km uzaklıktadır. Köyün kuzeyinde Değirmenözü (Kavurgalı), güneyinde Alibudak, doğusunda Üçkuyu, batısında Beşler, kuzey batısında Koçak, güneydoğusunda Yoncalı köyleri ile komşudur. Köyün komşularından olan Değirmenözü ve Yoncalı köyleri de Kırım Tatarlarınca kurulmuştur.

Köyün kuruluş tarihi hakkında kesin bir bilgi olmamakla beraber 1877-78 Osmanlı Rus savaşı’ndan sonraki bir tarihte ve 1890’lı yıllar civarında bölgeye gelip yerleşen Kırım Tatarları tarafından kurulan bir köydür. Köyü ilk kuranların torunlarının çocuklarından alınan bilgiye göre bu köyü kuranlardan olduğu söylenen İzzet, Ömer, Mustafa, Ali ve Halil isimli kardeşlerin Kırım’ı henüz çocuk yaşta terk ettikleri ve ilk olarak Romanya’ya geldikleri rivayet ediliyor. Anlatılanlardan edinilen bilgi, 93 Harbi’nden (1877-78

RESİM – 21

Harita: Polatyurdu köyü ve komşuları

Osmanlı-Rus savaşından) yaklaşık 23 önce meydana gelen 1854-56 Kırım Savaşı’ndan sonra 1860-62 yılları civarında önce Romanya’ya geldikleri 93 Harbinden sonra da Romanya’dan Anadolu’ya gelmiş olduklarını ortaya koyuyor. Köyün ilk kurucuları Romanya’daki Çavuşlar, Sıraçali ve Doyuranlar köylerinden göç ederek bölgeye gelmişler. İlk gelenlerden olan Cemil (Çetinerler) ve Manqa Mustafa (Lüy) Akaylar evvela Kırıkkale ilinin Keskin İlçesine bağlı Ahılı köyüne gelip yerleşmişler. Ahılı’dan Ağapınar’ın Hacılı köyüne gelmişler. Ancak orayı beğenmeyip kendilerine daha sonra köyün şimdiki yerine yakın bir yeri göstermişler. O vakitler Değirmenözü (Kavurgalı) köyünde Polat Ağa adında adında biri varmış. Köyün şimdiki yerinin olduğu yer o zamanlar Polat Ağa’nın dedelerinin hayvanlarını otlattıkları ve üç ay boyunca kaldıkları ve sonra da geriye döndükleri bir yayla imiş. Havasının temizliği sebebiyle köyü ilk olarak kuranların Keskin Kaymakamlığı’na müracaat ederek söz konusu yerin kendilerine tahsis edilmesi yönündeki talepleri kabul edilmiş. Köyü ilk kuranlar arasında 5-6 kişinin varlığından söz edilmekle beraber adları hatırlananlar, Feyzullah (İçlek), İzzet (Vurgun) ve Veli (Ilısu) isimli Kırım Tatarlarıdır.

1960’lı yıllarda 45 hane olan Köyün nüfusu, 1997’de 86 kişi ve 2002 yılında yapılan son sayımda 25 hanede 135 kişi olarak sayılmış.

RESİM – 22

Polatyurdu köyü (Foto: E. Karaş, 01.08.2002)

Köydeki ilkokul binası 1962 yılında kerpiç malzeme kullanılarak ve beş sınıflı olarak inşa edilmiş; 1972 yılında ise betonarme olarak yeniden inşa edilmiş. Köyün ilk öğretmeni İsmail İçööz’dür. 1970’li yıllarda köy ilkokulunda 40 civarında talebe iki öğretmen 1-2-3 ve 4-5. sınıflarda görevli idi. Halen köyde, ilköğretim okulu kapalı durumdadır, Keskin ilçesindeki ilkokula taşımalı eğitimle eğitim devam ettirilmeye çalışılmaktadır. Köydeki okuma yazma oranı % 100 olup; bu köyden doktor, mühendis, öğretmen, kaymakam gibi çeşitli meslek gruplarına mensup, sayısı elliye yakın üniversite mezunu çıkmıştır.

Köyün içme suyu şebekesi 2000 yılından bu yana vardır ancak kanalizasyon şebekesi yoktur. Ptt şubesi ve ptt acentesi yoktur. Sağlık ocağı ve sağlık evi yoktur. Köye ayrıca ulaşımı sağlayan stablize yol 1986 yılında asfalta dönüştürülmüş olup; köyde elektrik 1979’dan beri var olup ve sabit telefon vardır. Isınmada odun, kömür, tezek, sap samanın kullanıldığı Polatyurdu’nda köy camii hariç tüm evler kerpiçten imal edilmiştir. Köyün kuruluşu ile yaşıt olduğu söylenen köy camii yıkılarak öncekinin temelleri üzerine 1968 yılında yenisi betonarme olarak inşa edilmiş; 1993 yılında da minaresi yapılmış ve günümüze kadar üç defa tamir-bakımdan geçmiş. Köyün ilk imamlığını Mehmet Cemiloğlu yapmış.

Köyde kadastro çalışmaları 1952 yılında tamamlanmıştır.

Köyün 21.000 dekarlık toplam arazisinin 11.000 dekarı mera vasıflı kayalık ve taşlık arazidir. Köydeki başlıca geçim kaynağı tarım ve haycancılık olup; buğday, arpa, yulaf, mercimek yetiştirilen başlıca ürünlerdir. Köydeki hayvancılık da köy nüfusunun azalmasına paralel azalmaya başlamış; 1960’lı yıllarda 4-5 sürü (bir sürü 300 hayvan) küçükbaş ve 100 kadar da büyükbaş hayvan varken halen bu sayı 150 kadar küçükbaş ve 50-60 kadar da büyükbaş hayvan varlığı mevcuttur.

RESİM -23

Polatyurdu köyü (Foto: E.Karaş, 01.08.2002)

1950’li yıllardaki hükümette maliye bakanlığı görevinde bulunan ve kendisi de aynı zamanda bir Kırım Tatar asıllı olan Hasan Polatkan’ın bu köye 1955 yıulında geldiği ve o vakitler çok sayıda çocuk olmasından dolayı burası Polat yurdu değil, ancak bala yurdudur” dediği unutulmamış, köyün tarihi ile ilgili olarak hatırlarda yer etmiş. Bundan başka 1938 yılında meydana gelen depremde köydeki tüm evlerin yıkılmış ve tüm köylüler bir süreliğine inşa edilen dört adet çadırda kalmışlar. 1955 yılında yaşanan dolu felaketi ise köyle ilgili olarak hala hafızalarda kalabilen önmeli olaylardan bazılarındandır. Keza 1930’lu yılların sonlarında Polatyurdu’na Buhara’dan Hacı Ahmet Efendi adında bir zatın geldiği ve 1960’lı yıllara kadar bu köyde talebe yetiştirilmesine ve özellikle dini eğitim verdiği söyleniyor. Söz konusu kişinin gayretleriyle bu köyden ve civar köylerden olmak üzere Kur’an-ı Kerim’i hıfzetmiş, sayısı 200 olduğu söylenen imamın yetiştiği rivayet edilmektedir.

Polatyurdu köyü, diasporadaki diğer Kırım Tatar köyleri gibi, Kırım kültürüne ait pek çok âdetin var olmaya devam ettiği, çeşitli sebeplerle bir kısmının da artık tarihe intikal köylerden biridir. Bu cümleden olmak üzere eskiden Polatyurdu’nda Perşembe gününden sogumların soyulup (sogum, düğün için gerekli et ihtiyacını karşılamak üzere kesilen hayvana verilen isim olup; sogum soymak, hayvanın kesilmesidir) başlayıp Pazar günü sona eren, güreşlerin, at yarışlarının, cirit müsabakalarının yapıldığı toylar artık yapılmıyor, sadece bunu yaşayan veya görenlerin hatıralarında kalmış durumdadır. Güreşlerde Osman oglu Şevki (İrge), Hüseyin (Ilısu), Mustafa (Kasırga), Yahya (Irge) Aqaylar son dönemde 1970’li yıllara kadar hatırlanan birkaç kişi.

Polatyurdu köyünden cenazeler olunca eskiden komşular yemek getirirlerken şimdilerde bu âdet, yerini cenaze sahibinin cenazeye gelenlere ekseriyetle pide ve ayrana terk etmiş haldedir. Köyde bayramlarda, arefe gününden ikindi namazını müteakip mezarlık ziyaretleri, bayram günleri de cemaatin bayramlaşması devam ettirilmektedir. Köydeki halkın genel ekeonomik durumu orta ve iyi derecede olup; kurban kesemeyecek durumda olan kimse pek yoktur.

Kırım Tatar yemek kültürüne ait yemekler yöredeki diğer köylerden alınanlarla beraber yaşatılmaya devam ediyor. Diğer Kırım Tatar köylerinden farklı şekilde koyun sütünden yapılan süt köbetesi, Tatar kömbesi (köbetesi), tabaqbörek, qaşıqbörek, çibörek, sarıburma, qatlama, mamelek, Arap aşı yantıgı (cantıgı) hâlâ unutulmamış; Sütlü komeç ise muhtemelen civardaki köylere ait yemek kültürün bir ürünüdür.

Köyde eskiden el sanatlarının bir ürünü olarak hemen her evde halı-kilim dokunurdu ve çeyizlere koyulurdu. Kültürün bu kısmı da şimdilerde fabrikasyon üretime yenik düşerek yerini makine halısına bırakmış vaziyettedir.

Köyde çeşitli kişilerin isimleriyle anılan çok sayıda çeşme vb su kaynağı vardır. Bunlar Şükrü’nün çeşme, Kadir’in çeşme, Cafer’in çeşme, Mahmut’un çeşme, Hasan’ın çeşme, Kör pınar, Kâzım’ın su, Ali’nin çeşme gibi isimlerle anılagelmektedir.

Bu köyden olup da 1. Dünya Savaşı’nda Çanakkale’ye giden 33 kişiden 29 kişi şehit olmuş, dördü gazi olarak geriye dönebilmiştir. Gazi olarak geri dönenler, Gazi (Ilısu), Çafer (İçlik), İsmail (İncedal) ve Osman (Lüy) isimli Kırım Tatarlarıdır.

Polatyurdu köyü ile ilgili yakın dönemde PKK terörüne bir şehit vermiş, özel harekâtta görevli Ergun Çetiner ise Şırnak’ın İdil ilçesindeki bir çatışmada sırtından yaralanmıştır.

Kırım Tatar kültürünün diasporadaki en tanınmış yayın organı olan Emel Dergisi, 1998 yılına kadar düzenli olarak Köy muhtarlığına gönderilmiş ve köy halkı tarafından takip edilmiştir.

Sakarya (Tırnaksız) Köyü

Ankara’nın Polatlı ilçesine bağlı Sakarya (Tırnaksız) köyü, ilçenin 11 km güneyinde, Çanakçı, iğciler ve Menteşe köylerinin arazileri üzerinde 1908 yılında kurulmuştur.

Kırım’dan, Romanya’nın Köstence ve Bulgaristan’ın Pazarcık civarındaki köylere, oradan da Türkiye’ye göçen Hacı Bavbek Bayar, Bolat Canpolat, Hacı Ömer _Özcan, Hacı Hatip Osman Balcı, Ali Altay ve Yusuf Sezginer ağalar tarafından kurulan köye daha sonra başka muhacirler de yerleşmiştir.

Polatlı çevresinde kurulan hemen hemen tüm Kırım Tatar köylerinde olduğu gibi Tırnaksız köyünün de en büyük meselesi susuzluk olmuş, bu meselelerini uzun yıllar köye, 1955 yılında sağlıklı içme suyu getirilene kadar kuyular kazarak çözmeye çalışmışlardır. Köyün susuzluğunu çarpıcı bir biçimde dile getiren “Kaşıkbörek suvuman arka cuvar Tırnaksızlılar” sözü hâlâ söylenmektedir.

Anadolu’da kurulan pek çok Kırım Tatar köyü gibi temizliği ve bakımlılığı, beyaz badanalı evleriyle çok uzaklardan dikkati çeken Tırnaksız köyü, Sakarya nehrine yakın bir yerde kurulmuş olmasına rağmen, susuzluk nedeniyle maalesef yeşilsiz ve ağaçsız kalmıştır.

Kırım’ın Kerç şehri ve civarından tahminen 1860-1870 yıllarında önce Romanya ve Bulgaristan’a, oradan da bölgeye yerleşen Kırım Tatarları ilk zamanlar çevre köylerle uyum sağlayamamışlarsa da özellikle çiftçilikteki ileri bilgi ve ustalıklarıyla zamanla buralardaki köy halklarına örnek olmuşlar, onlarla dostça geçinmeye başlamışlardır.

Takribî kırk bin dönüm araziye sahip olan köy halkının gelir kaynağını tarım ve hayvancılık oluşturmaktadır. Önceleri demir sabanla tarla sürmüş, tulumbalı sabanla tohum ekmiş, orak makinesiyle ekin biçmiş, angıçla sap taşımış, dövenle ve tokmakla harman yapmış olan köy halkı, bunları yaparken hep Kırım Tatarı’nın vazgeçilmez dostu olan atları kullanmıştır. Ancak zulüm onları vatanları Kırım’dan nasıl ayırdıysa, teknoloji de Kırım Tatarı’nı en sadık dostu olan atından ayırmıştır. Bugün Tırnaksız köyü halkı da diğer tüm Kırım Tatarları gibi gelişen teknolojiye hızla ayak uydurmuş, tarım ve hayvancılıkta modern aletler kullanmaktadırlar.

Son 10-15 yıl öncesine kadar Tırnaksız köyünde yaklaşık 90 hane Kırım Tatarı ikâmet etmekteydi. Değişen ekonomik ve sosyal şartlar bu köyümüzü de Anadolu’daki pek çok köyün kaderine sürüklemiş ve köy nüfusu oldukça azalmıştır.

Köyde yaşayan Kırım Tatarları’nın çoğu çocuğunu okutmak veya iş bulmak amacıyla başta Polatlı, Ankara ve Eskişehir olmak üzere şehirlere göç etmişlerdir.

Özellikle kış aylarında oturanların sayısının bir kaç haneye düştüğü köy, yazın gelmesi harmanın, orağın başlaması ile birden canlanır, nüfusu artar. Bununla birlikte de atalarımızın Kırım’dan getirdikleri adetler, gelenek ve görenekler yeniden canlanır.

Ramazan gecelerinde küçüklerin maneler söyleyerek kapı kapı dolaşıp hediyeler, bahşişler toplamaları, arife akşamları kıygaşa, ülküm pişirilip komşulara dağıtılması, genç kızların ve delikanlıların akşamları toplanıp eğlenmeleri, çınlaşmaları, kartakayların (yaşlıların) bir araya gelip kahve, çay içmeleri, sohbet etmeleri diğer tüm Kırım Tatar köylerinde olduğu gibi Tırnaksız köyünde de sürmektedir.

Kırım Tatarları’nın en dikkat çekici geleneklerinden olan toylar, Tırnaksız köyünde Çarşamba günü başlar. Komşular ve akrabalar düğün evinde toplanır, gelecek misafirlere sunmak için kahve kavrulur, sogum soyulur (hayvan kesilir), katlama ve baklavalar yapılır. Perşembe günü damat çıkar ve gençler bir araya gelip eğlenirler. Cuma günü ise kızlar “Qoraz teller” (horoz süsler) ve düğün evinin bahçesinde oyunlar oynarlar. Aynı gün akşamı kırcımanlar (evli erkekler) ve delikanlılar “çırak teller”, oyunlar oynarlar. Cumartesi diğer köylerden davet edilen misafirlerin gelmesi ile ziyafetler verilir. Cumartesi gecesi gençler meclis toplar. Meclis, kartagası, oftbey, solbey, küregicibey, yamaklar ve diğer davetlilerden oluşur. Kartagası, oftbey ve solbey meclisi idare eder, küregicibey ve yamaklar gelen misafirlerle ilgilenir. Onlara ikramda bulunurlar. Mecliste sabaha kadar eğlenilir, ziyafet çekilir, köy kızlarının süsledikleri horoz yenilir. Sabaha doğru “Kiyev kesesine” (damat cebine) yardım toplanır; toplanan paranın açıklanıp damada tesliminden sonra meclis dağılır. Pazar sabahı tüm davetliler düğün evinin bahçesinde toplanır. Çeşitli eğlencelerden sonra gelin almaya gidilir. Gelini alıp gelenleri karşılamaya çıkan köy gençlerine “Toquz” bağlanır. Gelin düğün evine gelince de yine oyunlar oynanır, eğlenceler, güreşler yapılır. Yatsı namazından önce damat traşı mum ışığında yapılır. Mum tutanlara ve berbere çeşitli hediyeler verilir. Yatsı namazının kılınmasından sonra düğün sona erer.

Kırım Tatar köylerinin en ünlü adetlerinden olan toylar, Tırnaksız köyünde de bu şekilde sürüp gitmekte, yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutan geleneklerimiz toylarda, bayramlarda yaşatılmaya çalışılmaktadır.

Aradan geçen uzun süreye rağmen Tırnaksız köyünde yaşayan Kırım tatarları hâlâ anavatanları Kırım’ı unutmamışlar, yeni yetişen nesilleri de Kırım sevgisiyle yetiştirmeye çalışmaktadırlar.

Kırım Tatar göçmenleri tarafından kurulmuş olan köyde Kırım Tatar gelenekleri hakimdir.

  • Ev mimarisi geleneksel Kırım Tatar mimarisi tarzındadır. Avluya bakan evlerde girişte bulunan odaya “ayat” adı verilir. Ayata açılan genellikle 2 oda vardır, bu odalara “işker” adı verilir. Evler genelde güneye bakar. Odalarda önde büyük bir pencere, bu pencerenin tam karşısındaki duvardada küçük bir pencere bulunur.İşkerlerden birinde duvara gömülü olarak “amamlık” adı verilen banyo ve “yüklük” adı verilen gardrop bulunur. Oda içerisindeki camlı dolaplar kalın kerpiç duvarlara gömülüdür. Ayatta “peş” adı verilen ve arka duvarıyla işkeri ısıtma işlevi olan içinde ezilmiş saman yakılan ısıtma bölümü vardır. Sobaların zaman içerisinde devreye girmesiyle peşler artık kalmamıştır. Kimi evler iki katlı olup alt katlar kiler ve mahzen olarak kullanılmaktadır.”Aşkana” adı verilen mutfak genellikle evden ayrı olup avlu içinden ayrı bir kapı ile girilir. Avlu içerisinde çamaşır yıkamak amacıyla “kakra” adı verilen üstü ve üç tarafı kapalı önü açık bölmeler bulunur. Sokaktan avluya “porta kapı” adı verilen iki kanatlı büyük bir kapıdan girilir. Porta kapının içinde bulunan küçük kapı insan girişi içindir. Kapının kanatları genelde kapalıdır, araç girişi için gerektiğinde açılır. Avlu içerisinde ayrıca fırın, ahır ve ambarlar bulunur. Evler ve bahçe duvarları beyaz kireç badanalı, çatılar kiremit ile örtülüdür.
  • Yemek kültürü ağırlıklı olarak hamur işleri(kamıraş) üzerinedir. Kırımın geleneksel hamur işleri şırbörek, cantık, kırde, ulkum, kobete, kalakay, sarburma, kuvırma başlıca hamurişleridir.
  • Düğünler, giderek yok olmakla beraber Perşembeden başlayarak Pazara kadar sürer. Kız tarafı ve erkek tarafında farklı şekide kutlanır. Kız tarafında Perşembe günü öğleden sonra “konak” adı verilen büyükçe bir kapalı yere gelin çıkartılır. Cumartesi gece yarısına kadar köyün genç kızları ve delikanlılar hergün burada toplanarak eğlenir. Cuma akşamı köy delikanlıları için, Cumartesi akşamı ise damat tarafı için kına gecesi düzenlenir. Kına geceleri geleneksel Anadolu kına gecelerinden farklı olarak delikanlılar ve genç kızlar için görüşme tanışma aracıdır. Delikanlılar konakta beğendiği gençkızı, kına evinde eline kına koyması için davet eder. Kına evinin penceresinin dışında geceyarısından sonra sıraya giren delikanlılar , içerdeki genç kızları davet ederek avuçlarına veya parmaklarına kına koydurur ve bu arada görüşme fırsatı bulurlar. Çalgıcı adı verilen düğün müzisyenleri birer klarnetci, kemancı, cümbüşcü ve darbukacıdan oluşur ve üç gün boyunca eğlencelere eşlik ederler. “Koraz telleme”, “şırak telleme” gibi eğlenceler ayrıca düğüne renk katar.Düğün sırasında hem erkek hemde kız tarafında 3 gün boyunca yemek verilir. Erkek tarafındaki düğünlerde ise akşam yemeklerinden sonra “meclis” adı verilen içkili eğlenceler yapılır. Meclisin yöneticisine “kartagası” denilir. Yardımcıları “onbey”, “solbey”, “kapıcıbey”,”küregecibey” olarak adlandırılır. Meclis kurallarına uymayan davetliler kartagası tarafından içki veya yemek getirmekle cezalandırılır.Erkek tarafı kız tarafına Cuma günü, kız tarafı erkek tarafına Cumartesi günü yemek verir. Meclis ve konakta yapılan toplantılarda şarkılar söylenir, oyunlar oynanır ve “şın” adı verilen atışmalar yapılır. Kırım Tatarca yapılan bu şınlardan bir örnek aşağıdadır:

Ceketîm aldım şüyden

Cuvurup şıktım üyden

Ekı opladım bîr zıpladım

Cemal akayın üyünde toktadım.

SUBAŞI

Subaşı Beldesi, 1992 yılına kadar Kocaeli İli Karamürsel İlçesine bağlı bir köy iken 1990 nüfus sayımında nüfusu 2034 olarak sayılması üzerine 1992 yılında Subaşı Belediyesi kurulmuştur. 1995 yılında Yalova il olunca Bakanlar Kurulu Kararı ile Yalova İli Altınova İlçesi’ne bağlı Subaşı Beldesi olmuştur.

Konumu: Belde Samanlı Dağlarının eteklerinde olup, sınırları Marmara Denizi’ne kadar iner. Yalova-Kocaeli karayolu üzerindedir. Yaklaşık yüzölçümü 8.000 hektar olan beldenin komşuları, kuzeydoğuda Hersek ve Altınova, Güneyde Geyikdere ve batıda Çavuşçiftliği’dir.
Tarihçesi ve adı:
 Subaşı Beldesi 1930-1935 yılları arasında Bulgaristan ve Romanya’dan Atatürk’ün yaptığı antlaşmalarla serbest olarak Türkiye’ye göç eden Türkler tarafından kurulmuştur. Göç ettiklerinde Marmara Bölgesi’nin çeşitli yerlerinde ikamet ederken, daha sonra köyün bulunduğu yerde toplanarak Subaşı Köyü’nün kurulmasına neden olmuşlardır.1950, 1976, 1989 yılında yine Bulgaristan’dan gelen göçmenler bu köye yerleşmişlerdir. 1992 yılında nüfusun artması sebebiyle belde olmuştur. Subaşı Köyü arazisi Melek Hanım adında bir kadına ait iken devlet tarafından alınarak köy halkına tahsis edilmiş ve iskân yolu ile bu köy kurulmuştur. İlk kurulduğu yıllarda arazi bataklık olduğundan sıtma hastalığı pek çok vatandaşın ölümüne sebep olmuştur. Daha sonra bataklık arazi kurutulmuş, Yalova’dan gelen Mustafa Bey tarafından devamlı ilaçlanarak ve halka ilaç dağıtılarak hastalık önlenmiştir. “Subaşı” adı Osmanlılar zamanından kalmıştır. “Subaşı” adını Osmanlılar döneminde zaman zaman köyün bulunduğu yerde konaklayan “Subaşı”lardan almıştır. Başka bir söylenceye göre Osmanlılar zamanında Bağdat Yolu köyün doğusundan geçermiş. Yolu bekleyenlere Subaşı denirmiş. Bu subaşılar bugünkü beldenin bulunduğu yerde otururlarmış. Zamanla bu bekçiler kendileri soygun yapmaya başlamışlar. Bu sebeple köy yıkılarak köy halkı Kütahya yöresine sürgün edilmiş. Bugünkü köy kurulurken eskiden kalma bir hamam yıkıntısı ve orta yerinde bir su kuyusu bulunmuştur. Evlerin yapımı sırasında çeşitli mezarlar ortaya çıkmıştır. Zeytinlik mevkiinde ve eski köprünün güneyinde de mezarlık bulunmuştur. Yıllarca boş kalan bu yerlere göçmen olarak gelen şimdiki halk yerleştirilmiştir. Köyün adı bu güne kadar hiç değişmemiştir.
Coğrafi yapı: 
Yalova- Kocaeli yolunun güneyinde, Yalakdere Vadisi’nin solunda tepelik bir alanın yamaçlarında kurulmuştur. Beldenin etrafı doğal çalılık (makilik) olmakla beraber, diğer arazilerinin çoğu tarım alanıdır.
Nüfus: Belde nüfusu 2000 yılı sayımına göre 2.737 olarak tespit edilmiştir. 1997 sayımında 2.020 olan belde nüfusu son üç yılda %35.50 artmıştır.

Ekonomi: Belde halkı köyün kuruluşundan beri geçimini sulu tarımla sağlamaktadır. Eskiden tahıl ve hububat ekilmekte iken 1952 yılından beri meyveciliğe başlanmıştır. Bu gün tüm araziler meyve bahçeleri ile doldurulmuştur. Hızlı bir gelişme gösteren meyvecilik modern tarım araçları ile yapılmaktadır. Elma, erik, şeftali, kiraz, vişne, ayva, armut, incir, gibi meyveler yanında 1990 yılından itibaren kivi yetiştiriciliği, sebze seracılığı ve çiçekçilik yaygın halde devam etmektedir. Yetiştirilen ürünler İstanbul halinde pazarlanmaktadır.

Ulaşım: Belde Yalova-Kocaeli karayolu üzerinde olup, Subaşı-Karamürsel arasında işleyen halk otobüsleri ile ilçeye ulaşım sağlanmaktadır. Subaşı -Yalova arasında belediye otobüsü, halk otobüsü ve minibüslerle ulaşım sağlanmaktadır. Yollar asfalt, parke ve stabilizedir. Belde Yalova’ya 21 km., Altınova’ya 3 km., Karamürsel’e 15 km. mesafededir.
Eğitim: Beldede bulunan 18 derslikli Subaşı İlköğretim Okulu’nda bir anasınıfı, bir bilgi teknolojileri sınıfı, bir fen laboratuarı, bir kitaplık, bir televizyon- video-tepegöz salonu, bir çok amaçlı tiyatro salonu, bir müzik odası, bir iş eğitimi sınıfı, bir de masa tenisi salonu, bir harita ve araç odası bulunmaktadır. 360 öğrencinin eğitim gördüğü okulda 15 öğretmen iki idareci ve iki hizmetli görev yapmaktadır. Beldede eğitime çok önem verilmektedir. Okur yazar oranı %100’dür.Yapılan tespitlere göre ilköğretimden mezun olan öğrencilerin %75’inin meslek liselerine, %25’i nin de üniversitelere öğrenci hazırlayan genel liselere devam ettiği görülmüştür.

Sağlık: Beldede 1993 yılından beri bir Sağlık Ocağı bulunmaktadır. Subaşı Sağlık Ocağında iki pratisyen hekim, bir hemşire, iki ebe, bir sağlık memuru ve bir hizmetli olmak üzere yedi personel görev yapmaktadır. Sağlık ocağı belde ile beraber Geyikdere ve Çavuşçiftliği köylerine hizmet vermektedir.

Kültür: Beldede ilki 31 Temmuz 2000 yılında yapılan Subaşı Belediyesi Uluslar arası Folklor Şenliği düzenlenmektedir. 1997 yılında kurulan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Subaşı Şubesi çeşitli etkinliklerle sosyal ve kültürel yaşantıya renk katmaktadır.

Spor: Beldede 1963 yılında kurulan Subaşı Spor Kulübü faaliyet göstermektedir. Kulüp amatör kümede oynamaktadır. Kulüp tarafından her yıl masa tenisi turnuvası, futbol yaz okulu, 19 Mayıs aileler yürüyüşü ve futbol turnuvaları düzenlenmektedir.

Toplumsal yaşam: İşbirliği ve yardımlaşma beldenin toplumsal karakterinin belirgin özelliğidir. Beldede bir düğün salonu, bir park ve gezinti alanı bulunmaktadır.

Belediye: Subaşı Köyü’nde 1992 yılında belediye kurulmuştur Köyün belediye olmasıyla birlikte hizmet artmış; ekonomik, sosyal ve kültürel yapıda hızlı değişiklikler olmuştur. 1995 yılına kadar Kocaeli Karamürsel’e bağlı bir belde olan Subaşı; Yalova’nın il , Altınova’nın ilçe olması ile birlikte 1995 yılında Yalova İli Altınova İlçesi’nin bir beldesi olmuştur.

17-SUBAŞI KÖYÜ KIRIM TATARLARI

1935 yılının sonbahar mevsiminde Nazım Vapuruyla gün batımında Köstence’den yola çıkan göçmenler ertesi sabah İstanbul boğazını geçmişler. Vapur ilk olarak Tuzla limanında mola vererek vapurdakilerin hamamda yıkanmaları sağlanmış. Köstence limanından Nazım ve Cumhuriyet Vapuru ile anlaşmalı gelen göçmenler Türkiye’nin değişik yörelerine iskan edilmişler. Tuzla limanından sonra Derince limanına indirilen göçmenlere bir miktar erzak verilmiş. Bu erzak içerisinde bulgur olduğunu gören Babaannem Ferişte Aytar bizi “şipşe yerine salganlar dep cılagan”. Kırım Tatar yemek kültüründe bulgur olmayıp bulgur daha çok kümes hayvanlarını yavrularına verilirmiş. Bir kış İzmit-Kullarda kaldıktan sonra Yarımca, Tütünçiftlik, Karamürsel-Karadere ve en nihayet Subaşı köyüne gelip yerleşmişler. Subaşı’nda kerpiç keserek kendi evlerini yapmışlar. Şu an köyün bulunduğu yerin daha aşağısına yerleştirilmesi düşünülen köylüler yoğun sıtmadan dolayı nispeten daha yüksek olan şimdiki alana yerleşmişler. Romanya’dan gelirken yanlarında at arabası, fayton, bir çift at, süt ineği ve 5-10 koyun, duvar saati, dikiş makinası Kafkas kuşağı, bir araba bakır eşya getirmişler.

Subaşı Köyü karışık iskan edilmiş bir köy. Köye 51 hane Kırım Tatarı ve 100 hane’de Bulgaristan’dan gelmiş alevi Türkmen yerleştirilmiş. 1935 yılındaki bu iskandan sonra 1940 yılında gene Bulgaristan’ın Totrakan bölgesinden az sayıda Sünni Türkmen getirilerek yerleştirilmiş. Köy 3 mahalleye bölünerek aşağı, orta ve yukarı mahalle olarak isimlendirilmiş. Alevi Türkmenler daha çok aşağı ve orta mahallede Kırım Tatar ve Sünni Türkmenler orta ve yukarı mahallelere yerleşmişler. Kırım Tatarlarının çoğu sonraki yıllarda İstanbul Şehremini, Fındıkzade, Fatih civarlarına gitmişler. Birkaç hanede Yalova, Bursa, İzmit ve Karamürsel’e yerleşmişler.

Köye ilk gelen Kırım Tatar göçmenler ağırlıklı olarak Köstence’nin iki köyünden Musurat ve Şaman’dan gelmişler. Bu göçmenlerden dedem Tevfik Aytar ve babası Derviş Aytar (Musurat), Babaannem Ferişte Aytar (Şaman), Hamdi-Hamza Can babaları Yakup Can (Musurat), Selahattin Gülşen babası Hanefi (Musurat), Yusuf Topal (Musurat), Bahattin Olca babası Menali (Musurat), Ferhat-Murat-Kartbabay Onat babası Mematulla (Musurat), Seyfettin Soydan babası Hüseyin (Musurat), İsa-Müslüm Batır amcası Musa (Musurat), Rüstem babası Mustafa Hoca (Musurat), İdris Akay (Musurat), Emrulla Akay (Musurat), Nasrulla Akay (Musurat), Seyit Demircan babası Mustafa (Musurat), Nail Ayaz babası Abdurahman (Şaman), Hacı Veli Eke (Şaman), Ömrübek Eke babası Abdurrahman (Şaman), Veli Birgül (Taşpınar), Nusret Bol (Azaplar), Yaşar Aybar babası Hayrettin (Şaman), Ziyattin Aybar (Şaman), Rıdvan Aybar (Şaman), İsmet Eke babası Abtulla (Şaman), Rasim Keskin (Şaman), Cebbar Akay (Şaman), Niyazi Aga (Şaman), Şükrü Aga (Şaman), Borahmet (Şaman).

Toy adetleri: Toy Perşembe günü kave tüyme ile başlıyor. Çarşamba günü atla kave tüymege çağırıla bir bakıma toyun duyurulması gibi düşünülebilir. Perşembe günü katlama-şilter yapıp toy sahibine götürülüyor. Cuma gün yemek veriliyor. Cumartesi günü başlayan toy Pazar sabaha kadar sürüyor. Pazar günü kıyev traşı yapılıyor mum tutan iki çocuk nezaretinde. Pazar günü gelin alma ve kıyev kapama oluyor.

Arife günleri ölüye kurban ve Ramazanda atla gezerek sahurdan evvel yiyecek ve çevre alınırmış. Atlılar çın söyleyerek isterlermiş.

Ölülere 40’ın da mevlüd okunuyor. 40’ına kadar her gün sabah namazından önce 40 Yasin okunuyor. 52’sinde dua 100’ünde dua ve hatim indiriliyor. Gene 100’ünde dua ve senesinde dua hatim indiriliyor. Ölü yıkanan yere gece sabaha kadar 2 mum yakılıyor. Cenaze gömüldüğü gün toprak mevlüdü yapılıp helva ve ulkum yapılıyor. İlk 7 gün tebareke 37 ‘sine kadar yas tutuluyor.

Kandillerde de ulkum yapılıp konu komşuya dağıtılıyor. İmam nikahı 2 şahitle yapılıyor.

Yemek kültürü hamur işi ağırlıklı çibörek, köbete, lakşa, tabakbörek, kaşıkbörek, alişke, sarburma, kırde-cantık, tavaulkum, kıygaşa, katlama, baklava, botka, sorpa en fazla yapılanlar.

Kuşak güreşi yapılıyormuş en iyiler Hayrettin Akay, Kerim Akay (Sevindik), Müslüm Akay ve Hüseyin Akay.

At yarıştırılırmış. Düğünlerde İstanbul’dan Romanya davulcuları denen bir ekip gelip Tatar havaları çalarlarmış. 1936 yılında soyadı alınmış.

Perişte Totay hocalık, terzilik, kurşun dökme, boğaz çekme gibi şeyler, Ava amine toy yemekçisi, Elmas Kartiy Ebelik, Meryem teyze ve Latipettay yorgan dikme, Aliyettay kulak delme işlerini yaparmış.

Giyim kuşamda kadınlar entari, peştamal, çember, marama giyer altın ve inci takı takarlarmış. Erkekler şalvar, kuşak, gömlek ve kışında ton giyerlermiş. Kahve ve tütün hem erkek hem de yaşlı kadınlarda kullanılırmış. 6 Mayıs Kıdırlez olarak kutlanıyor. Kıdırlezde Kalakay ve kuzu sorpası yapılırmış. Köy halkında lehçe farklılığı yok. Eğitim düzeyi yüksek okuma yazma bilmeyen yok genel geçim kaynakları ziraat ve sanayi kuruluşları. Köyün ilk öğretmenleri Kırım Tatarı Hasan Eğitmen (Özcan), gene Ömrübek (Ömer) Eke okulun uzun yıllar müdürlüğünü ve Nuri Topal’da öğretmenliğini yaptılar. Cami hocası olarak İlyas Hoca, Ziyattin Hoca (Aybar) Hayrettin (Aydın Akay) abisi, Eyüp Hoca (Kilik) hocalık yapmışlar.1950 yıllarından sonra devlet resmi imam göndermiş.

Köyün camisi 1944 yılında, okul ise 1936-1937 öğretim yılında açılmış. 1953 yılında su 1960 yılında elektrik gelmiş. Sağlık ocağı 1980 yılında açılmış.

Köy halkının farklı kökenlerinden dolayı uzun yıllar ilişkiler çok yakın olmamakla birlikte problemli de olmamıştır. Son derece modern ve seviyeli bir görüntü arz eden Subaşı beldesi halkı uyum içinde yaşamaktadırlar. Subaşında da bütün Kırım Tatar diasporasında olduğu gibi Kırım bilinci fazla gelişmemiş daha çok Tatar kimliği ön plana çıkmıştır. Romanya ile bağlar devam etmiş yakın zamanlarda Türkiye’ye gelindiği için hemen hemen her ailenin Romanya’da akrabaları bulunmaktadır.

Not: Bazı foto ve rakamsal bilgiler adresinden alınmıştır. Kırım Tatar ailelerle ilgili bilgiler babam Edip Aytar ve annem Nafiye Aytar’dan alınmıştır.

Şair:

“Orda bir köy var uzakta,

Gitmesekte, varmasakta

O köy bizim köyümüzdür.” Demiş

TATLIKUYU KÖYÜ


Ankara’nın Polatlı ilçesine bağlı olan Tatlıkuyu köyü, Polatlı şehrinin on yedi kilometre güneybatısında olup, Çanakçı, İğciler, Eskikarsak köylerinin arazileri üzerinde bulunmaktadır. Köy Hicrî 1322-1323, yani Milâdî 1904-1906 yıllarında kurulmuştur.

Tatlıkuyu köyünün kurucuları Romanya’nın Köstence vilâyetine bağlı Kırım Tatar muhacir köyleri olan Bülbül, Karamurat ve Dokuzsofu’dan gelen Abulgani Hacı, İsmail Oral’ın dedesi, Mustafa Hacı, Hacı Eşref, Deli Osman’dır. Bunlar, çok değil daha bir nesil önce yurtlarından ayrılmak zorunda kalmış, yeni yurt kurmuş bir neslin evlâtlarıydı. Ataları da “Mezarımız yavur toprağında qalmasın, qızlarımız dinsizge bike, ullarımız yavur soldatı bolmasın” endişesiyle anavatanları Kırım’ı terkedip o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan Dobruca’daki Köstence’nin köylerine gelmişler, ama hep, bir gün Vatan Kırım’a dönme ümidi taşımışlardı. Oysa evlâtları Vatan’a dönemedikleri gibi atalarının mezarını bir yerlerde bırakıp yeni yurt edinmek maksadıyla “Aq topraq, haq topraq diye soydaşlarının yaşadıkları bu topraklara gelmişlerdi.

Köye, biraz ilerisindeki, az fakat tatlı suyu olan bir kuyudan dolayı Tatlıkuyu adı verilmiştir. Köydeki diğer kuyuların suyu içilemeyecek kadar tuzludur. Köyün suyu az, arazi ise verimsizdir. Bu araziyi sulamaya köylünün gücünün yetmediği gibi, köyün kenarından geçen Sakarya nehrinin etrafında bulunan sazlık ve çayırlık bataklık halini almıştır. Sıtma hastalığı köye gelenlerin çoğunu yatağa bağlamıştır.

Bu duruma dayanmayan köylüler köyü terkedip etraf köylere yerleşmiş olan akrabalarına, eş dostlarına dağılmışlar. Ancak yerleştirildikleri yere uyum sağlamak, orayı yaşanır bir mekâna çevirmek zorunda olduklarını bilen köylüler, tekrar köylerine dönmüşler. Köy bu şekilde bir kaç kere dağılıp sonra tekrar toparlanmak zorunda kalmıştır.

Oysa geldikleri topraklar Dobruca ovalarıydı, o topraklara ne verirsen ver katlayarak alırdın. Babalarının terketmek zorunda kaldıkları Kırım toprakları da öyle değil miydi? Qartiyleri, qartbabaları ne tatlı anlatırdı oraları.

Ana-babaları nasıl Dobruca’da yaşadıkları toprağı vatanları Kırım gibi cennete çevirdiyseler, onlar da bu toprakları cennete çevireceklerdi. 1950’lerden sonra oluşan imkânlar, onların artık yaşama gayesi haline gelen bu arzularının yerine getirilmesinde yardımcı olmuştur. Bu tarihten sonra köye su motorları alınmış, toprağı sulama imkânı yaratılmıştır. Köylüler biraz durumlarını düzeltmiş kredi yardımıyla traktör de almışlardır. Bundan sonra bütün gayretleri ile, Sakarya nehrinin kıyısındaki sazlık ve çayırlık araziyi sürmüşler, bataklığı kurutmuşlardır. D.D.T.’nin sivrisinekleri öldürmesi sonucu köyde hayat canlanmış, önceleri arpa, buğday gibi kuru tarım yapılırken, daha sonra sulu ziraat gelişmiştir.

Zamanla toprak dağıtımının yapılması köyün hâne sayısını elli beşe yükseltmiş; yıllar içinde de aileler bölünmüş, oğullara ayrı ocaklar açılmış köyün nüfusu hızla artmış, buna mukabil makineli ziraatın gelişmesi tarlalarda çalışan adam sayısının hızla düşmesine sebep olmuş. Toprağı az olan kendine daha iyi bir hayat standardı sağlamak maksadıyla toprağını ortağa vererek, şehirlere göçmüş, fabrikaya girmiş, taksicilik yapmış; köyde kalanlar ise bu imkânı değerlendirmiş, hem de çevre köylerde hicara toprak tutmuş ve gittikçe maddî durumlarını daha da düzeltmişlerdir.

Köyün dışına gidenler de, çalıştıkları yerlerden zamanla emeklilik hakkı kazandıkları gibi çocuklarını da okutmuş veya bir zenaat sahibi yapmışlardır. Köyde kalıp maddî durumu düzelen, oldukça zengin olan ailelerin de çoğu, zamanla Eskişehir’e, Polatlı’ya, Ankara’ya taşınmış, yazın köyde, kışın şehirde yaşamaya başlamışlar. Neticede köyde devamlı yaşayan köylü sayısı oldukça düşmüştür.

Bugün köyde arpa, buğday, pancar, kimyon, papates, ayçiçeği yetiştirilmektedir. Oldukça çalışkan olan Tatlıkuyu köylüleri, evlerinin yan tarafındaki bahçelerinde oluşturdukları bostanda kendilerine yetecek kadar kavun karpuzun yanında domates, marul, maydonoz gibi sebze yetiştirerek hiç olmazsa yaz aylarında sebze ihtiyaçlarını karşılamaktadırlar. Ayrıca hemen her türlü çiçeğin bulunduğu bahçelerinde ise âdetâ bir huzur ortamı meydana getirmişlirdir. Avlunun diğer tarafındaki ekipmanın bulunduğu kısım da tavuk gibi dağıtmaya ve pisletmeye müsait hayvanların barındığı kümeslerin bulunmasına rağmen ihmal edilmemiş, her gün süpürülen tertemiz bir mekân halindedir. Ayrıca davarcılık ve sığırcılık yapılmaktadır.

Ancak bilhassa kışın köyde çok az ailenin barınması sonucu, iki sınıflı olan köy okulunda şimdi on üç-on dört öğrenci okumaktadır.

Tatlıkuyu köyü diğer köylerde olduğu gibi temiz bakımlı sokakları, bembeyaz badanalı çatıları kiremitli evleri, ahırları, ambarları ile bir şehir görünümündedir. Hemen hemen her evde traktör ve ekipmanı ve çoğunda da binek araba bulunmaktadır.
Çevredeki bir çok diğer Kırım Tatar köyünde olduğu gibi, Tatlıkuyu köyünde de tâ Kırım’dan getirilen âdetler canlı olarak yaşamaktadır. Gerçi bazı gençlerde Kırım sadece bu âdetlerden ibaret kaldıysa bile , oldukça şuurlu gençler de az değildir.
Bir nesil, yok olmamak, varlığını koruyabilmek maksadıyla milletlerinin bayrağının dalgalandığı, camilerinin minarelerinde Ezan-ı Muhammedî yükseldiği hür yaşayacakları vatan toprağı diye o zamanlar Osmanlı hakimiyetinde bulunan Dobruca’ya göçmüş, hemen ardından Dobruca’nın da Osmanlı hakimiyetinden çıkması üzerine aynı kaygıları taşıyan ikinci nesil de at, öküz arabalarıyla; vapurla, trenle Anadolu’ya hicret etmiştir. Aradan bir nesil bile geçmeden yaşanmak zorunda kalan bu göçler ve yeni yurt edinmenin yarattığı meşakkatli hayat, Kırım Tatarlarının yırlar, çınlar gibi kısa bir zaman dilimi içinde ve arada bir terennüm ediliverilen halk edebiyatı türlerinde bütün yaşatılmaktadır.

Tatlıkuyu köyünden kırk iki yaşındaki Ayten Paçala, bırakıp geldikleri toprakları, oralarda birlikte yaşadıkları kardeşlerini unutamadıklarını, vatandan çıkış sebeplerini, kendilerini Vatan’dan koparanları ve onlara karşı besledikleri hisleri yanık sesiyle okuduğu göç yırında âdeta haykırarak şöyle anlatmaktadır:

“Keteceksiñ can dosum, ey can dosum.
Keteceksiñ, keteceksiñ!
Bizni kimge emanet eteceksiñ?
Ketkenge Alla col bersin ey, col bersin.
Bar savluqman, bar savlukman!
* * *
Avdarıl qayam bas meni,
Körmesin közüm ah, ah.
Ölsem özüm öleyim,
Ölmesin sözüm ah, ah.
* * *
Candım dostlar men candım, ey men candım.
Ot berdiler, ot berdiler.
Öz yurtumdan qısmetim,
Köterdiler, köterdiler.
* * *
Bizge sebep bolğanıñ, ey bolğanıñ,
Üyü çette, üyü çette.
Arqası cerge tiymesin, tiymesin,
Ahırette, ahırette.”

Fakat, uzun bir zaman dilimi içinde söylenen destan gibi türler, zamanla unutulmuş, sadece isimleri hafızalarda kalmıştır. Yaşlılar, bilhassa -ramazan gecelerinde- bütün köyün toplanıp ocaq başında oturan destancının günlerce anlattığı destanı dinlediklerini anlatırlar. Ancak, bu destanları bilen o kadar az insan vardır ki, gençlerin, hattâ şimdiki orta yaşlıların bile bu destanları dinleme imkânları hemen hemen hiç olmamıştır. Tatlıkuyu köyünde yaşayan, yakın bir zamanda rahmetli olan Sadrettin Güler, Kırım’da söylenmeye başlanmış, zaman içinde dilden dile, söylene söylene nesilden nesile geçen “Çorabatır” destanını, pek çok motifi büyük âlim Wilhelm Radloff’un derlemiş olduğu varyantlar ile aynı olduğu halde, sonucu oldukça farklı olan bir varyant ile uzun zaman gençlere anlatmıştır.gene , pek çok köyde karşılaşmadığımız Kırım Tatar masallarından “Lâlemercan” ve “Narqamış”ı Tatlıkuyu’da dinlemek mümkündür.

Bir milletin kültür unsurlarından olan halk edebiyatı ürünlerini muhafaza eden Tatlıkuyu köyünde, diğer âdetler de hâlâ canlı bir şekilde korunmaktadır. Diğer Kırım Tatar köylerinde olduğu gibi Tatlıkuyu köyünde de âdetler beraberinde sosyal dayanışmayı getirmiştir. Köy halkı iyi gününde, kötü gününde hep birlikte hareket eder. Cenazelerinde olduğu gibi düğünlerinde de birlik halindedirler. Düğünlerde erkek evinde farklı, kız evinde farklı âdetler uygulanır. Bu düğünün her safhasının farklı âdeti bulunur.

Delikanlının ana-babası beğendikleri kızın evine bir cavçı (dünür) gönderir, “Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle” kızı isterler. Cavçı babasını razı etmekle yükümlüdür. Bunun için de ciddî bir gayretle çalışan cavçı, günlerce kız evine gelir gider kızın ailesinin razı eder. Daha sonra kızın ebeveyni “Söz bir Alla” der, kızlarına istedikleri merileri (takıları) belirleyip, gene cavşı kanalıyla delikanlının ailesine bildirirler. Daha sonra nişan günü kararlaştırılır. Nişan günü erkek evi, on beş-yirmi civarında quda (erkek temsilciler) gönderir. Qudalar giderken erkek evinin kız evine göndereceği hediyeleri de götürür, orada ikram edilen yemeği yer, hayırlı olması için dua ederler. Sonra gelinin yakın akraba veya komşularından bir delikanlı bir sini ile içeri girer ve “Sıpra qalaylanacaq, qalaysız qalğan bu sıpra” diye siniyi misafirlerin önüne koyar. Gelen qudalar da ayrı ayrı gönüllerinden ne koparsa bir miktar parayı o sininin üstüne atar, üstüne de getirdikleri hediyeleri bırakırlar. Sini daha sonra kızın annesine götürülür, kız tarafının hediyeleri de gelen qudalara verilir. Kız tarafı ayrıca gelen qudaların her birine birer tane havlu verir, arabalarına çevre bağlarlar.

Daha sonra düğün günü tesbit edilir. Düğün Çarşamba “qave tüymege” diye hısım akraba ve köylülerin davet edilmesiyle başlar. Paqlava (baklava) yapılması, soğum soyulması gibi hazırlıklar Çarşamba günü yapılır. Perşembe günü ata bindirilen bir çocuk köydeki her avluya girer ve “palençeniñ üyüne qazan asmağa” diye bağırarak, köydekileri düğün evine çağırır. O günü “qavelte” hazırlanır. Qaveltede qazan paqlavası, qatlama, ulqum gibi yiyecekler bulunur. Bundan sonra toy hayırlamaya gelenlere qavelte ikram edilir. Cuma günü de qavelte ikram edilir, ayrıca kızlarla “horaz telleme” adı altında bir tören yapılır. Bu törende kızlar kesilip, haşlanmış bir horozu renkli kâğıtlarla süsleyerek âdeta yeniden canlandırırlar, bu horozu ellerine alarak oynar, eğlenirler. Oynayan kızların kollarına çevre bağlanır. Cuma akşamı yapılacak “şıraq telleme” töreni için gene ata bindirilen bir çocuk , köydeki her avluya girerek “Palençeniñ üyüne şıraq tellemege!” diye bağırarak törene köylüleri davet eder. Bu törene damadın yaşıtları olan gençlerin katılırlar. Delikanlılar da şıraqnı renkli kâğıtlarla terazi şeklinde süslerler. Bu sırada “telli horaz”ı yer, içki içer, eğlenirler. Gece davul eşliğinde telli şıraqnı bahçeye getirir, bunu ellerine alarak oynarlar. Oynayan delikanlılara da çevre bağlanır.

Cuma günü biliş (dışarıdan düğüne gelen misafir) günüdür. O günü akşama kadar bilişler gelir, gelen her biliş için sofra kurulur, qavelte ikram edilir. Esas biliş aşı akşam yenir. Atlı çocuk bu sefer de köydeki her evi “biliş qatına” diye çağırır. Biliş aşında şorba, etli paqla, botqa, sarma, paqlavai hoşap vb. yemekler bulunur. Düğüne gelen bilişler o günü köylünün misafiridir. Her köylü bir-iki bilişi evinde yatırır.

Pazar günü büyük toy olur. O gün “cemaat aşı” verilir. Cemaat aşında biliş aşından çok farklı bir yiyecek yoktur. Atlı çocuk köyün tamamını “cemaat aşına” diye bağırarak çağırır. Cemaat aşı yendikten sonra, atlı çocuk köylüleri “kelin almağa” diye çağırır ve gelin alıcılar gelin almaya giderler. Kız tarafının delikanlıları gelin alıcıların önünü keserler. Onların hakkı “bir qabırğa qolman bir raqı, biraz da paradır. Alacaklarını aldıktan sonra, çok aheste bir şekilde gelin alıcıları kız evine götürürler. Gelin evden çıkarılırken gelinin arkadaşları gelin alıcıdan hediye, para isterler. Gelini alıp gelirken erkek tarafının delikanlıları yol keserler. Bu sefer damadın erkek kardeşine veya yakın akrabası bir delikanlıya gelinin hazırladığı “kiyevlisiniñ toquzın” verirler. Diğer delikanlıların atlarına, motorlarına, binek arabalarına da gene gelinin hazırladığı çevreler bağlanır. Bundan sonra delikanlıların zevkine göre yavaş yavaş gelin köye getirilir. Düğün evinde davullar eşliğinde “kelin tüşürme” töreni uygulanır. Çalan davul zurna eşliğinde oynanarak gelin eve alınır, sonra güreşe başlanır. Güreş harman yerinde davul zurna eşliğinde gelen misafirlerle köy delikanlıları arasında yapılır. Bir sopaya bağlanmış kız tarafının işlemeli mendil ve greplerden oluşan hediyeleri ile damadın verdiği kuzu ve bir miktar para güreşte galip gelen pehlivana verilecek ödüldür. Güreş akşama kadar sürer.

Akşam yaşlılarla birlikte yatsı namazına giden damat döndükten sonra “kiyev qapama” için toplanırlar, tekbirlerle damadı getirirler. Damat, bahçede herkesle helâlleşir, ellerini öper ve böylece toy (düğün) biter.

Gerçi böyle beş gün süren düğün yapma günümüz şartlarında oldukça güçtür ama, Tatlıkuyulular mümkün olduğunca âdetleri uygulamaya çalışmaktadırlar. Tatlıkuyu’da büyüyen gençlerin çoğu okuyup, bugün Türkiye’nin değişik bölgelerinde memuriyetlerini sürdürüyor olmalarına rağmen, çoğu köyleriyle ilişkilerini sürdürmektedir. Bayram, düğün, harman günlerinde köylerine gelip âdetlerini uygulamaya çalışırlar.

TOKATHAN

Tarihi

Köy 1874 yılında Kırımdan gelen tatar türkleri tarafından kurulmuş olup, yerleşme yaklaşık 1 yıl sürmüştür, gelen yurttaşların yarısı Mudanya yöresinde kalıp yerleşmişlerdir. Hacı mehmet(islamoglu) tarafından kurulmuştur. Hacı Mehmet İslamoğlu’nun torunları 100 yıl boyunca köyün ileri gelenleri olmuşlar ve köy yönetiminde söz sahibi olmuşlardır. Daha sonra köye Balkanlardan Muhacir olarak birkaç aile gelmiş, 1980 sonrasında da köyün gerçek yerlilerin köyü terketmesi ve arazilerini yabancılara satmaları ile köye Güney Doğu Anadoludan göçler başlamış ve nüfus profili tamamen değişmiştir. Köyün ilk kuruluş ismi buzagı tokat olup 1960 yılında ismi tokat mecidiye olarak degiştirilmiştir. Halen 50 yaş üzerindeki insanlar köyü buzağı Tokat olarak bilmektedirler. 1985 yılında şimdiki ismini almıştır.


Kültür

Köyün klasik türk adetleri aynen devam etmektedir.başlıca özel yemekleri(kaşıkbörek,çiborek,köbete,kavurma börek,sarburma,katlama,kalakay),gibi kirim tatar yemekleri meshurdur.Köyde okuma yazma ve kültür düzeyi çok yüksek olup köyden çikmis pek çok profesör, doktor, mimar, mühendis ve avukat vardir.


Coğrafya

Eskişehir iline 33 km, Mahmudiye ilçesine 18 km uzaklıktadır.


İklim

Köyün iklimi, karasal iklimi etki alanı içerisindedir.


Nüfus
Yıllara göre köy nüfus verileri
2007 120
2000 121
1997 122


Ekonomi

Köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır.yupa tavukçuluk tesisleri ile türk tavukçuluguna önemli katkı yapmaktadır. Eurocap belgeli soğan üretimi ile ihracata çalışmaktadır.Yurtdışına çiçek soğanı ihracatıda yapılmaktadır.


Muhtarlık
Yerleşim yerinin köy tüzel kişiliği alması ile birlikte köyün tüzel kişiliğini temsil etmesi için köy muhtarlık seçimleri de yapılmaktadır.

Seçildikleri yıllara göre köy muhtarları:

2004 – Mehmet Selçuk
1999 – Süreyya Töre
1994 – Şahin Töre
1989 – Necmettin Günindi
1985 – Selçuk Töre
1984 – Muharrem Tali

Altyapı bilgileri

Köyde, ilköğretim okulu vardır ancak kullanılamamasının yanı sıra taşımalı eğitimden yararlanılmaktadır. Köyün içme suyu şebekesi vardır ancak kanalizasyon şebekesi yoktur. Ptt şubesi ve ptt acentesi vardır. Sağlık ocağı ve sağlık evi yoktur. Köye ayrıca ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik ve sabit telefon vardır.

TOYDEMİR

Ankaranın Polatlı ilçesindeki Kırım Tatar köylerinden olan Toydemir köyü Polatlı ilçe merkezine 23 km . mesafede bulunmaktadır. Köy nüfusu kışın 20 hane olup,yazın Ankarada, Bursada ve Eskişehirde çalışan veya çocuklarını okutan köy sakinlerinin de gelmesiyle 40 haneye ulaşmaktadır. Toydemir köyü halkının istisnasız tamamı KIRIM TATARIDIR.

Esas olarak çiftçilikle geçinen Toydemir köyünde buğday, arpa ve yulaf ekilmektedir. Yakın geçmişte yaygın olan kimyon ekim ise son yıllarda terkedilmiştir. Tarım arazisi ve merası yeterli olmayan köyümüzde sınırlı ölçüde hayvancılık da yapılmaktadır.Toydemir köyü kurucuları olan Kırım Tatarları 1860�ların başlarında vatanları Kırım�dan Osmanlı İmparatorluğu�na göç etmek zorunda kalan ve o dönemde Osmanlılara ait olan Dobruca�ya yerleştirilen Tatarlardır. Söz konusu Tatarların Kırım�ın hangi bölgesinden oldukları günümüzde bilinmemektedir. Bununla birlikte, onların Dobruca�nın (günümüzde Bulgaristan�a ait olan) Hacıoğlupazarcık (Dobriç) kazasına bağlı Harmankuyusu (değiştirilmiş Bulgarca adı Kardam) ve Çıfıtkuyusu (değiştirilmiş Bulgarca adı Yovkovo) köylerine yerleştirilmiş oldukları hatırlanmaktadır. 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşında (93 harbi) Dobruca Osmanlı İmparatorluğunun elinden çıkınca bu göçmenler ikinci bir göç yaşamak zorunda kalmışlar ve XX. Yüzyılın başında bu sefer Anadoluya göç etmişlerdir böylelikle Polatlı havalisine iskan edilen tatarlar 1905 te Toydemir köyünü kurmuşlardır.

Bu şekilde meydana gelen Toydemir köyüne müteakip yıllar zarfında Dobruca dan başka Kırım Tatarlarının da peyderpey geldikleri anlaşılmaktadır. Bunların büyük bir kısmı köyün kuran Kırım Tatarları ile akrabalık bağlarına sahipti (köyün kurucularının geldiği Hacıoğlupazarcık kazasının 2 . Dünya Savaşına kadar Romanya ya aitken bu tarihten sonra Bulgaristan�a geçtiği ve önce Tolbuhin, günümüzde de Dobriç adını aldığı hatırlanmalıdır) köye 1936�da Romanya�dan, 1942�de Romanya ve Bulgaristan dan. Kırım Tatarları yerleşmişlerdir. Kurulduğunda 40-45 haneden müteşekkil olduğu söylenen Toydemir köyü, 1950�lerde 80 haneye, 1960�larda ise 87 haneye ulaşmıştır.

Toydemir�e yerleşen Kırım Tatarları geldikleri tarihten itibaren Türkiye�nin kaderini bütünüyle paylaşmıştır. Nitekim Osmanlı ordusunda muhtelif cephelerde hizmet eden pek çok Toydemir�li şehit ve gazi olmuşlardır Toydemir�den birinci dünya savaşına Osmanlı ordusuna iştirak eden 30 kişiden yalnızca 2 sinin, istiklal harbine katılan 17 kişiden ise sadece 1�nin geri dönebildiği söylenmektedir zaten Toydemir köyü Türk istiklal harbini sadece cepheye gönderdiği erkekleri ile değil bizzat işgal ve yıkıma uğrayarak yaşamıştır nitekim Sakarya muharebeleri esnasında yunan ordusu köyü iki haftaya yakın bir süre işgal etmiştir. Bu süre içerisinde köy halkı yakındaki bir diğer Kırım Tatar köyü olan Karakuyu�ya çekilmişlerdir. Köy ise işgal esnasında bütünüyle yanıp yıkılmıştır. Toydemir kurulduğu andan itibaren Kırım Tatar adet ve geleneklerinin yoğun bir şekilde yaşandığı otantik bir köy olagelmiştir. Dahası bu adetlerin önemli bir kısmı günümüz dede sürdürülmektedir. Kırım adetleri en canlı olarak toplum için önemli günlerde ve yemeklerde yaşatılmış ve kısmen yaşatılmaktadır.

Toydemir köyünde Kırım Tatar yemekleri hala köy halkının asli yemeklerini teşkil etmektedir. Bu meyanda, çibörek, tabaqbörek, ogüzbörek, qıyıq cantıq, kiçke cantıq, qavurma, sarburma, keçmeçe, mamelek, alişke şorbası, omaç şorbası, erişte şorbası, laqşa, qartoplu-baqlalı laqşa, qöbete gibi yemekler yaygın bir şekilde pişirilmektedir. Toydemir köyünde yaşayan Kırım Tatar aileleri şu soyadları taşımaktadırlar: Açıktepe, Bozdemir, Coşkun, Erkmen, Harmankuyu, İkinci, Kahraman, Kayacık, Özcan, Özdemir, Özgey, Topçu, Toraman, Uçkan, Ünal, Ünalan ve Yılmaz.

Toydemir köyü Kırım Tatar adet ve geleneklerinin günümüzde oldukça yaygın bir şekilde sürdürülmesi ölçüsü itibarı ile Türkiye de Kırım Tatarlarının yaşadığı yüzlerce köy içerisinde en dikkati çeken birkaç köyden birisidir. O kadarki bu adet ve geleneklerin bir kısmının günümüzde de Kırım�da dahi bu şekilde sürdürülmemesi ve unutulmuş olması Toydemir köyüne bütün Kırım Tatar diasporası içinde gayet önemli bir yer vermektedir bu bakımdan Toydemir köyünün adeta benzersiz yönlerinin mutlaka korunması unutulmuş olanların mümkün olduğu kadar canlandırılması sadece bu güzel köy için değil bütün Kırım Tatar diasporası için çok önemli bir vazife durumundadır.

TUZLACIK Köyü

Tuzlacık köyü Yozgat’ın Sorgun ilçesine bağlı, Sorgun’un 35 km. güneyinde, Sarıkaya ilçesine 12 km. mesafede şirin bir Kırım Tatar köyüdür. Tuzlacık köyü hakkında bundan 25 yıl önce de Emel’de kısa bir tanıtma yazısı yayınlanmıştı.*

Tuzlacık köyünün kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak köyün 1873 senesinde Kırım’dan Dobruca’ya göç eden, oradan da Anadolu’ya gelen Kırım Tatarları tarafından kurulduğu rivayet ediliyor. Köyü kuranların Anadolu’ya gelmeden önce Dobruca’da Mecidiye’nin Korazlar köyünde 20-25 yıl yaşadıkları bilinmektedir. Bu yazıyı hazırlamamızda bize yardımcı olan Ethem Gökçebay kendisinin burada doğduğunu, babası Ekizoğullarından Mehmet oğlu Said’in ise Türkiye’ye geldiğinde 18-20 yaşlarında olduğunu söylüyor. Ethem Dede’nin rivayetine göre, bir süre sonra Dobruca’da Osmanlı Devleti’nin elinden çıkınca, vapura binerek Samsun’a gelmişler. Babası ve bazı akrabaları Merzifon, Amasya ve Turhal üzerinden Yozgat’a gelmiş. Orada 80-100 hanelik bir Kırım Tatar mahallesi olan Develik mahallesine yerleşmiş, arabacılık yapmaya başlamış. Anadolu’nun değişik yerlerine yük taşıyormuş. Bu arada İzmir’e gittiğinde yine kendi akrabaları olan Kırım Tatarı Basmacızade Murat adli kişinin Fadime adındaki kızını kaçırmış ve evlenmiş.

Maddî durumu iyi olmayan başka bazı Kırım Tatarları da çoban ya da azap olarak çalışmak amacıyla Yozgat civarındaki köylere yerleşmişler, ancak oralara uyum sağlayamamışlar. Bunu üzerine, bir kaç aile birleşip devlete başvurmuşlar. Kendilerine şimdiki Sarıkaya ilçesinin yeri, Toprakpınar köyünün yeri ve Tuzlacık köyünün yeri gösterilmiş. Sarıkaya’ya ayni dönemlerde gelen başka muhacirler yerleştiği için onlarla anlaşamamışlar. Toprakpınar’ı ise kendileri beğenmemişler ve köyün şimdiki bulunduğu yerin biraz güneyine, bugünkü Yozgat-Kayseri karayolunun alt kısmına yerleşmişler.

Yağızhan Şenol’un Tuzlacık köyü hakkındaki yukarıda anılan yazısında belirtildiği üzere köyün bu ilk kurucuları buraya Kırım’daki köylerinin adını vermişler. Ev yapacak durumda olmadıklarından toprağı kazıp üstüne ağaç kapatarak barınmaya başlamışlar.

Ancak daha güneydeki Mırıklarçatı adlı köyde yaşayan Ermeniler rahatsız olmuşlar. Geceleri barınaklarının çatısını başlarına uçurup rahatsız etmeye ve onlara kovmaya çalışmışlar. Bunun üzerine köylüler çareyi daha kuzeye çekilmekte ve civar köylerdeki Kırımlıları toplamakta bulmuşlar. O dönemdekilerden, Ethem Dede’nin hatırlayabildikleri Ozanlı Osman (çam Aqay), Ozanlı Kasım, İnkışlalı Ahmet, Salirli Yahya, Burunörenli İslâm Ethem Dede’nin babası da o dönemde köye yerleşmiş. Sayıları artınca Ermenilerle açıkça kavga etmeye başlamışlar. Uzun süren mücadeleden sonra mahkemeye başvurmuşlar. Yetkililer iki köyün sınırlarını belirleyerek anlaşmazlığa son vermişler.

Zaman içinde köyün nüfusu artarak tamamı Kırım Tatarı yaklaşık 60 haneye ulaşır. Ancak Türk istiklâl Savaşı sırasında köyden yaklaşık 60 kişi savaşa gider ve hiç dönen olmaz. Bu şekilde köyün nüfusu bir ara 10-15 haneye kadar düşer. Nüfus ancak zaman içerisinde 40-50 haneye ulaşır. Ne var ki, bu sefer de 1950’lerde Ankara ve İstanbul’a olan göçler nüfusu tekrar tekrar azalmıştır. Şu anda (1997) öğretmen ve imam da dahil köy ahalisi toplam 22 haneden ibaret olup, yasayan insanların çoğunu yaşlılar oluşturuyor. Tuzlacık köyü bugün görünüş itibariyle tipik bir Anadolu köyüdür. Köyün ortasından akan dere, kıyısına dikilen kavak ağaçlarını sulamakta ve seker pancarı tarımında kullanılıyor. Değerlendirilmesi halinde önemli potansiyel oluşturan su, işgücü yetersizliği sebebiyle değerlendirilemiyor. Köyde yetiştirilen başlıca ürünler buğday, arpa, şeker pancarı ve yeşil mercimektir. Bol miktarda kavak da yetiştiriliyor. Okulun bahçesindeki yaklaşık 30 sene önce öğretmenlik yapan Mehmet öğretmenin diktiği çam ağaçlarını da ekleyince Tuzlacık köyü civardaki en yeşil köy görüntüsünü almaktadır. Hayvancılıksa herkesin kendi ihtiyacını karşılayacak oranda yapılıyor. Hayvancılık bu husustaki ilk ciddî girişim sahibinin ölmesiyle şimdilik kesintiye uğramış. Bir kaç yıl önce yapılan camisiyle de köy civarın en yeni ve en güzel camisine sahiptir.

Anadolu’daki en eski medeniyet merkezlerinden birinin kalıntılarını taşıyan Alişar Höyüğü köyün bir kaç kilometre batısındaki Alişar köyü sınırları içinde yer alıyor. Aslında Tuzlacık köyünü de içine alan tüm bölge bu kalıntılardan nasibini almış. Köyün yaşlıları eskiden bağların bulunduğu yerde büyük bir kilise kalıntısı olduğunu, ancak zaman içerisinde kaybolduğunu söylüyorlar. Yine eskiden bazı yerlerden yağlı ağaçtan yapılmış su kanalı kalıntıları çıktığı söyleniyor.

Bugün kökeni Tuzlacık köyü olan insanlar özellikle Ankara’da yaşıyorlar. Çoğunluğu isçi ya da memur olarak çalışıyor. Bunun yani sıra az sayıda ticaretle uğraşanlar da var. Eğitim seviyesi yetişkinler arasında çok yüksek değil. Ancak gençler bu konuda daha gayretliler. çoğu üniversite bitirmeye çalışıyor. Tuzlacık Köyünden yetişen insanlar arasında Konya Selçuk Üniversitesi’ndeki Doç. Dr. Yaşar Erdemir, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Dr. Cemal Erdemir ve Kırıkkale Üniversitesi’ndeki Hayrettin Gökçebay sayılabilir. Anadolu’ya olan göçten beri köyden Kırım’a ilk defa Ahmet Gökdemir ve İsmet Yüksel gitmiştir.

Tuzlacık köyünde Kırım Tatar âdetleri artık unutulmaya başlanmıştır. Eskiden köy dışından evlilikler olmazken artık buna dikkat edilmiyor. Köyün gençlerinin Ankara ve İstanbul’a göç etmesi de köklerle bağları iyice zayıflatmıştır. Kırım Tatarcası gençler tarafından artık sadece anlaşılıyor, konuşulamıyor. Köy içerisinde bile dış evlilikler sebebiyle ana dili yavaş yavaş terk ediliyor. Bütün bunlara rağmen âdetler tamamıyla unutulmuş değildir. özellikle yemek konusunda büyük bir titizlik sürüyor. Çibörek, qaşıqbörek, tabaqbörek, köbete hâlâ sofraların vazgeçilmez aşlarıdır.

Tuzlacık köyünde Kırım’dan taşınan âdetlerin bir ölçüde de olsa izlerinin yaşatıldığı vesilelerden biri de toylar, yani düğünlerdir. Toylar Perşembe günü düğün evinde bayrak dikilmesiyle baslar. Toyları duyurmak için çevre köyler “oquyuntu” adındaki şekerle davet edilir. Toyun başlayacağı gün düğün sahipleri davullu-zurnalı ev ev gezerek toyu tekrar haber verirler. Bayrak direğinin sağına ve soluna birer elma asılır. Bayrak dikilince gençler elmalara tas ve saire atarak düşürmeye çalışır. Düşürebilenin kısmetli olacağına inanılır. Toylarda, Kırım halk oyunlarının unutulması dolayısıyla Yozgat yöresi oyunları kendini göstermektedir. Perşembe, Cuma ve Cumartesi akşamları erkekler, gençler ve kadınlar farklı köy odalarında toplanarak oyunlar oynarlar. Pazar günü erkek tarafı gelin almaya konvoylar halinde gider. Gelin damat evine getirilince daha yere basmadan içinde bozuk para dolu olan küp yere atılarak kırılır ve paralar etrafa saçılır. Gelen misafirlere lokum ikram edilir.

Ramazan ayında her ev cami avlusunda iftar yemeği verir. Bayramlarda bayram yemeği mutlaka köyün yaşlılarının evlerinde yenilir. Bayram yaz mevsimine rastlamışsa gençler bağlarda toplanıp salıncaklar kurup piknik yapar, eğlenirler.

Asker uğurlarken askere gidecek genç bütün evleri dolaşarak herkesin gönlünü alır. Gezdiği evlerden harçlık alarak askere gider.

Neticeten, Tuzlacık köyü Orta Anadolu’daki pek çok diğer Kırım Tatar köyünün kaderini yaşamaktadır. Sosyal ve ekonomik sebeplere bağlı olarak, nüfus giderek azalırken, Kırım’dan getirilen âdetler, kültür ve dil de hızla erimektedir. Bununla birlikte, köyde Kırım ruhu ölmüş de değildir. Köyden çıkarak şehirlere yerleşmiş olan ailelerin gençlerinin bir çoğunda Kırım sevgisinin ve bilincinin yeniden uyanmakta olduğu ve bunların Kırım ile ilgili çeşitli millî faaliyetlerde yer aldıkları gözlenebilir.

YAVERÖREN

Yâverören Köyü, Eskişehir’in Sivrihisar İlçesi’ne bağlı olup 1895-1897 yıllarında Vatan Kırım’ın Bahçesaray, Gözleve ve Kerç civarındaki köylerden göç eden Kırım Tatarları tarafından kurulmuştur. Köye ilk gelenler Ebutâlip (Doğan) ve “Tat” lakaplı Hacı Süleyman (Özçelik)’dır. Yâverören Köyü, Eskişehir-Ankara ana yoluna 10 km. mesafede olup, kuzeyinde yer alan anayola Sivrihisar’ın Kaymaz nahiyesi ile bağlanmaktadır. Köy kuzeyinde Eskişehir-Ankara yolu ve Karakaya köyü, kuzeybatısında Kaymaz nahiyesi, batısında Zaferhamit köyü, doğusunda Bahçecik köyü, güneyinde Körhasan, güneydoğusunda Serenli ve güneybatısında Yıldızören köyleri ile komşudur. Çifteler ilçesine ulaşmak için Zaferhamit köyüne 5 km.’lik stabilize yol ile ulaştıktan sonra 12 km. asfalt yol daha katetmek gerekmektedir. Köy, Sivrihisar’a 30 km., Eskişehir Merkez ilçeye de 75 km. uzaklıktadır.

Köyün kuruluşu için ilk olarak Eskişehir’e gelenlere Merkez ilçenin Ankara yolu istikametindeki 10 km.’lik mesafede yer alan Sultandere mevkiini göstermişler. Ancak o zamanki qartlar “bala-çağamız azar, şehirge qaçar!” düşüncesiyle bu yeri istememişler. Köyün şimdiki yere geldiklerinde o yıllarda su bulunmadığı için çok büyük susuzluk çekilmiş. Hattâ o sıralar evlerinin yapımında taş ve kerpiçlerin arasına kül koyarak inşaa etmeye çalışmışlar. Daha sonra gelen aileler (Koca Ahmet Hacı) evlerini inşa edinceye kadar bir müddet toprağı kazmak suretiyle bir müddet o şekilde hayatlarını sürdürmeye çalışmışlar. Köyü kuranlar içmek için aradıkları suyu 40 metre derinlikte bulmuşlar. Suyun temiz çıkmasıyla Ebutâlip Efendi ve Hacı Süleyman Efendi bütün akraba ve tanıdıklarını buraya yerleşmeye davet etmişler. Ebutâlip Efendi, köyün ilk kurucularından olmaktan başka aynı zamanda değerli bir hoca imiş. Sonradan gelenler içinde yer alan Hacı Hafız Efendi de Eskişehir civarında tanınan değerli bir hocadır.

Köyün ilk kurulduğu yıllarda nüfusu 380 haneye kadar çıkmış. 1952-1953 yıllarında köyün nüfusunun 850 kişi olduğu köyün en uzun süre muhtarlığını yapan Cevdet Yavuz tarafından ifade edilmiştir. I. Dünya Savaşı’ndaki Sarıkamış ve Çanakkale muharebeleri ile daha sonraki Türk İstiklâl Savaşı’nda bir tertipte köyden askere giden 99 yiğitten 96’sı şehit düşmüş. Savaşın sona ermesiyle bunlardan ancak üçü (İbadullah Özçelik, “Hacı İmam” lâkaplı Mehmet Koca ve Abdullah Özfidan) gazi olarak köye geri dönebilmiştir. Bunlardan Polatlı’nın Toydemir köyünden iç güveysi olarak bu köye gelip yerleşen Abdullah Özfidan ile ilgili olarak anlatılanlar gayet ilginçtir. Söylentiye göre muharebelerin devam ettiği bir sırada Abdullah elindeki ağır makinalı tüfekle Yunan ordusunun top çemberi içinde kalmış.

Arkadaşları kendisine bulunduğu yeri terketmesini söylemişler. Ancak o, top atışı nereye yapıldıysa oraya mevzi almış ve böylelikle düşman ateşinden kurtulmuş. Savaş bittiğinde madalya almış, 1970 yılında da gazilik maaşı bağlanmış ve oldukça yoksul bir şekilde vefat etmiş. İbadullah Özçelik ise hem cehennemî sıcak altındaki Yemen, hem de çetin kış şartları sebebiyle büyük çoğunluğunun tek kurşun atmadan soğuktan donarak can verdiği Sarıkamış muharebelerine iştirak etmiş. Ordunun donarak perişan bir vaziyette yok oluşuna şahit olmuş.

Anlatılanlara göre, köyün adında yer alan “yâver” kelimesi, köye Sivrihisar kazasından yer tesbiti için gelen bir paşanın yâveri ile alâkalıdır. Bundan dolayı, köyün “Yâververen” şeklinde adlandırılmasına karar verildiği söylenmektedir. Köy başlıca üç büyük mahalleden meydana gelmiş olup, bunlar Koray, Şoray ve Kezlev mahalleleridir.

İstiklâl savaşı sırasında bir süre Yunan işgalinde kalan köy, Türk ordusunun Büyük Taarruz’la beraber ilerlemesi sonucu, bozguna uğrayan Yunan ordusunun Anadolu’daki hemen her köy, kasaba ve şehirde yaptığı vahşet ve zulümden fazlasıyla nasibini almış, evler, ahırlar ve ekili araziler yakılarak harabeye döndürülmüştür. O tarihten sonra da adı “Yâverviran”a dönmüştür. 1950’li yıllarda köyün adı “Yâverören” olarak değiştirilmiştir.

Yâverören köyü, İstiklâl Savaşı’nda Türk ordusuna karşılıksız olarak 150 bin kile arpa ve buğday yardımında bulunmuştur. (Bu miktar o zaman için bütün civar köylerden, hatta Bilecik Vilayeti’nden toplanan yardımdan da fazladır). Ayrıca köy halkından bazı şahıslar at ve araba yardımında da bulunmuşlardır. Bu yardımları öğrenen Mustafa Kemal Paşa, savaş bittikten sonra köye bizzat teşekkür ziyaretine de gelmiştir. Mustafa Kemal Paşa’yı bütün köy halkı ve okulun talebeleri büyük sevinç ve coşkuyla karşılamışlar. Köy geriye çekilen Yunanlılar tarafından yakılıp yıkılarak harabe haline getirildiğinden, halkın elbiselerinin yamalı ve yırtık olduğunu, ayaklarında da çarık bulunmadığını gören Mustafa Kemal Paşa, “Böyle zor durumda olduğunuz halde neden bu kadar çok yardım ettiniz?” diye sorduğunda köy halkı da “Önce asker doyacak, sonra biz rahat edeceğiz” diye cevap vermiştir. Bu cevaba sevinen Gazi Mustafa Kemal Paşa, köye 6 km. uzaklıkta, Sultan II. Mahmud’un vakfına ait otlak yerinden 3500 dekar araziyi kullanmak için köye hibe etmiştir. Söz konusu arazinin krokisi çizdirilerek, kendisinin, Abdülhalik (Renda) Bey’in, Fevzi (Çakmak) Paşa’nın ve İsmet (İnönü) Paşa’nın imzalarını taşıyan belge köy muhtarlığına verilmiştir. Arazi 1925 yılında kullanılmaya başlanmıştır. O vakitler yirmi bin küçükbaş ve iki bin de büyükbaş (at, sığır vs.) hayvan bu arazide otlamakta idi. Bu arazinin çayırlık olan 1778 dekarlık kısmı vakıf, kalanı da hazine arazisiydi. 1976 yılında Vakıflar idaresi, söz konusu araziyi köylünün elinden alarak başka bir köye vermiştir. Söz konusu arazi daha sonra muhakeme konusu olduysa da, eldeki belge kaybolduğundan ispat edilememiştir.

Köyü ziyaret eden Mustafa Kemal Paşa, kendisini karşılamaya gelen ilkokul öğrencilerine ne okuduklarını sormuş, öğrenciler de ona “kesir-i âdî” (bayağı kesir) okuduklarını söylemişlerdir. O tarihlerde köyde ilkokulun olduğu ve altı sınıflı olduğu bilinmektedir. Okuma-yazma oranı % 100’e yakındır. Gençlerin çoğu lise ve üniversite mezunudur.

Köy, yaz-kış değişken bir nüfusa sahiptir. Kışın çocuk okutmak için köyde ancak 30-35 hane nüfus kalmaktadır. Köylünün çoğunun Eskişehir’de de bir evi vardır. Köylüler arasında komşuluk ve akrabalık ilişkileri gayet güçlü olup, karşılıklı gelip-gitmeler sık olmaktadır. Düğün, nişan, cenaze ve bayram gibi günlerde bir araya gelme ve işbirliği kuvvetlidir. Köylünün Vatan Kırım’dan getirdiği âdet ve gelenekleri zaman ve teknolojik değişimle erozyona uğramış da olsa aynen devam ettirilmeye çalışılmaktadır.

Köyde eskiden bir ilkokul, iki cami, üç kahvehane, üç bakkal dükkanı, sekiz çeşme, iki marangozhane, bir kasap dükkanı ve bir de köy odası varmış. En kalabalık olduğu zamanlarda ilkokulda okuyan talebe sayısı 350’ye kadar ulaşmış. İlkokuldan sonraki orta dereceli ve yüksek öğrenim ihtiyacı ve ailede nüfusun artmasıyla beraber geçim şartlarının günün ihtiyaçlarına cevap verememesinden dolayı şehire olan göçlerle köydeki çocuk sayısı iyice azalmış ve ilkokul 1992’den beri kapalıdır. Köylünün çoğunluğu başta Eskişehir olmak üzere, İstanbul ve Bursa gibi büyük şehirlere göç etmişlerdir.

1943-44 yıllarında Hamidiye’deki köy enstitüsünden mezun olan ve aynı zamanda Yâverörenli olan öğretmenlerin (Cevat Akalın, İbrahim Özkır, Nevber Tarcan ve Hikmet Akçora) Yâverören’e gelmeleri, köyün ve köylünün eğitim alanında büyük bir hamle yapmalarına sebep olmuşlar. Gelen öğretmenlerin tamamı Kırım Tatarı olup, aynı zamanda Hamidiye köy enstitüsünün ikinci dönem mezunları idiler.

Köyün başlıca geçim kaynağı tarımdır. Köyün 36000 dekar kullanılabilir arazisi mevcut olup bunun 3000 dekarı mera, kalanı tarla arazisidir. Genel olarak kurak şartlarda buğday,arpa ve biraz da nohut yetiştiriciliği yapılmaktadır. 1985 yılında açılan beş derin kuyu ile 500 dekar kadar bir alanda şeker pancarı yetiştirilerek sulu tarım da yapılmaktadır. Gazi Mustafa Kemal zamanında bu köye tahsis edilen vakıf arazisi zamanla el değiştirdiğinden hayvancılık da çok azalmıştır. Halen 1000 civarında küçükbaş hayvan mevcudu vardır.

Köy yolu 1964-65’de önce stabilize, daha sonra asfalt olarak inşa edildi, elektrik 1976’da, su 1951’de köy çeşmesi olarak 10 km. mesafedeki Paşakadın köyünün arazisinden getirtildi. Köyde 3-4 ayrı yerde çeşmeler inşa edilerek, 4-5 yıl önce de evlere kadar dağıtılmıştır. Telefon 1982 yılında tek bir santral olarak köye getirilirken, 1985-86 yıllarında da her bir eve abonelik tesis edilmiştir.

İşlenen araziler bulundukları mevkiilere göre Ortayol, Tavşantepe, Karacaağıl, Köyönü, Küllütepe, Paşakadın yolu gibi çeşitli isimlerle anılmaktadır.

Köyde sosyal hayat eski canlılığını kısmen kaybetmiş olsa da eski âdet ve gelenekler devam ettirilmeye çalışılmaktadır. Bayramlaşmalar eskisi gibi devam ettirilirken, öncelikle ölenlerin yakınlarına tâziyeye gidilmekte, mezarlık ziyaretleri yapılmakta, kurban bayramı ise kurban kesilmektedir. Köylünün genel ekonomik durumu iyi olup, kurban kesemeyecek durumda olan yok gibidir. Hıdırellezde sabahleyin mezarlıkta hıdırellez duası yapılmakta ve hazırlanan yemekler cami önünde cemaatle yendikten sonra, toplu halde Sakarya nehrinin çıktığı yer olan Çifteler ilçesindeki Sakaryabaşı’na gidilmektedir.

Meydana gelen sosyo-ekonomik ve kültürel değişim, köy âdet ve geleneklerini de değiştirmiştir. Eskiden Yâverören’deki toylarda ve uzun kış geceleri boyunca kızlar ve delikanlılar arasında yapılan çınlaşma âdeti şimdi yapılmıyor. Eskiden fakirlere yardımseverliği ile tanınan, eğri veya doğru bir vaziyet için hemen bir çın söyleyiveren Hacı İsmail Aqay da artık hayatta değil, çoktan terk-i dünya etmiş.

Kırım Tatar güreşi müsabakaları da artık Eskişehir’de yılda bir kere Çifteler’in Karakaya köyünde yılda bir kere yapılan tepreçte tecrübesiz ve antrenmansız gençlerin bir bakıma kaba kuvvetlerinin ortaya konduğu oyunlardan ibaret. Bir zamanların güreşçilerinden Abdürrahim Özcan ve Kâzım Yalçın’ın vefatlarının üzerinden ise yıllar geçmiş. Köyün zenginlerinden sayılan Rasim Köken’in toyunda at yarışı ve güreş müsabakası yapıldığını, güreşte birinciliği Rıza Çakmak’ın elde ederek mükâfat olarak ortaya konan koçu da kazandığını ise hatırlayan belki de kalmamıştır.

Yâverören’de eskiden görücü usûlü ile olan evlenmeler artık modern bir tarzda yapılmaktadır. Kızlar, rahat yaşama isteği, sosyal prestij gibi sebeplerle eskisi gibi köye yerleşmek istememektedirler. Toylar, Pazartesi gününden başlar, Perşembe günü gelinin damat evine gelmesi ile sona ererdi. Şimdi modaya da uygun şekilde şehirdeki evde misafirlere bir yemek verip, akşamına da salonda gazozlu-pastalı olan düğünler daha çok tercih ediliyor.

Köyde 1948, 1966 ve 1992 yıllarında dolu âfetleri yaşanmış ve köylünün durumunu epey sarsmıştır. Kırım’dan gelen tarım alet ve makineleri 1950’li yıllara kadar kullanılmıştır. Köye gelen ilk traktör 1947 yılında Osman Akçora ve İsmail Özçelikler tarafından getirilen Çapalı Fordson olmuştur. Yâverören’e ilk lastik tekerlekli traktör 1948’de getirilmiştir.

Köyde Kırım Tatar kültürünün başlıcalarından sayılan yemek kültürü aynen devam ettirilmektedir. Qaşıqbörek, çibörek, tataraş, qalaqay, köbete, tavaloqum, sarıburma gibi belli başlı Kırım Tatar yemekleri hâlâ yapılmaktadır.

Eskiden toylar çok zevkli olurmuş. Toylarda Kırım Tatar yırları söylenirmiş. Kızlar yaz-kış devamlı birbirlerinin evinde sıra ile toplanır, köy caşları da kızların pencereleri dibinde karşılıklı çınlaşırlarmış. Bu esnada çeşitli yemişler yiyerek, mısır patlatır, “tenten helvası” yaparlarmış. Cuma günleri de kızlı erkekli delikanlılar köy meydanında toplanır, Cuma vakti bitinceye kadar çeşitli oyunlar oynarlarmış.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlarından Kenan Evren, bu görevde bulunduğu sırada açılan “Kendi Uçağını Kendin Yap” kampanyasına köy halkının katkılarından dolayı Yâverören’e bronz madalya ve beratinin verilmesi, köyün geçmişi ile ilgili olan kayda değer olaylardandır.

Köyde evliliklerde yedi göbek şartı aranmakta olduğundan, akraba evliliği yoktur. Delikanlı erkekler askerliklerini yapmadan evlendirilmez. Aileler, kendi kültür yapılarına daha uygun olduğu için komşu ya da civar Kırım Tatar köylerinden kız alıp vermeyi tercih etmektedirler. Köy halkı içerisinde adlî vak’a olabilecek hadiseler yaşanmamış olup, küçük münakaşalar köylünün kendi arasında çözümlenmiştir.

Muammer AYGÖRDÜLER – Ergin AYGÖRDÜLER

Emel Dergisi 222, Eylül-Ekim 1997

14- YENİKÖY

Eskişehir’in Seyitgazi İlçesine bağlı Yeniköy, 1890’lı yıllarda Kırım ve Romanya’dan gelen Kırım Tatarları tarafından kurulmuştur. Köyün kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle bereber, kurucularının “93 harbi” diye bilinen Osmanlı-Rus savaşından sonra Kırım ve Romanya’yı terk etmek zorunda kalanlar olduğu tahmin edilmektedir.

Köye ilk gelenler, Hacı Seyit, Sadık Onrat (Mangalya, 1279 doğumlu), Mehmet oğlu Ahmet (Dobruca, 1283), Timur oğlu Mehmet Demirkaya (Kırım doğumlu), Nail oğlu Hacı Mehmet (Kırım, 1260), Habibullah oğlu İsmetullah (Kırım,1270), Abulgani Ozan (Kırım, 1275), Köstenceli Mustafa (Köstence, 1252), Seyitali Öden (Dobruca,1277)’dir.

Yeniköy’e ulaşmak için Eskişehir-Ankara yolunun 28. kilometresinden Seyitgazi istikametine giden yoldan 13 km daha gitmek gerekir. Köy Seyitgazi ilçesinin kuzeyinde yer almakta olup; köyde oturanların hemen çoğunun ekonomik, sosyal ve ticari bağları Eskişehir Merkez İlçe iledir. Köyde oturanların hemen hepsinin şehirde de birer evleri vardır.

Köye elektrik 1975’de, su 1968’de gelmiş, köy yolu 1986’da asfalt olmuştur. Telefon 1986-87’de bağlanmıştır. Ulaşımda şehre sabah gidip öğleden sonra dönen köyün otobüsü kullanılmaktadır. bundan başka köyde 45 civarında otomobil vardır.

Köyde 46 traktör, 5 biçerdöver vardır. Sulama kooperatifi 1968’de kurulmuş; 1973’de faaliyete geçmiştir. Sulama kooperatifinin kurucuları Ömer (Alpan), Nuri (Öden), Osman (Örnek), Yücel (Önen), Nazmi (Erdoğan)’dır. Köyün 3000 dekarı mera olan 25000 dekar arazisi mevcut olup; bunun 17000 dekarı sulanmaktadır. Buğday, arpa gibi hububatın yanısıra ayçiçeği ve şeker pancarı gibi sulu şartlarda verimi ve geliri yüksek endüstri bitkileri de yetiştirilmektedir.

Köy arazisi vaktiyle Doğançayır köyünün bir merası imiş. Köye ilk gelenlerden bazıları o yıllarda beş yıl üst üste süren kuraklık nedeniyle Kırım’a geri dönmüşler. köyün kuruluşu ile ilgili olarak anlatılan bir rivayete göre kuruluş tarihinin civarda kurulan ilk Kırım Tatar köylerinden olan Aksaklıdan 40-50 yıl sonraya rastlamaktadır.

Köyde eski gelenekler 1950’li yıllara kadar devam etmiştir. İlki 1930’lu yıllarda kerpiçten inşa edilen köy camii yıkıldıkta sonra ikincisi 1957’de yeniden Hacı Hasan (Aksoy) tarafından inşa ettirilmiş.

İlkokul Türkiye’de alfabe değişikliği ile birlikte 1928 yılında açılmıştır. Okulun ilk öğretmenleri sırasıyla Celal (Onuk), İsmail Hakkı ve Sakıp isimli kişilerdir. o yıllarda civar köylerdeki öğrencilerin bu köyde yatılı olarak okuduğu bu okulda 1935’e kadar Osman (Aslan), Kamil (Tekin), Naciye Hanım isimli kişiler öğretmenlik yapmışlardır. 1948 yılında köy okulundaki öğrenci sayısı 140’a kadar çıkmıştır.

Köyün ilk ismi Hamidiye olsa da Kırım Tatarca “Yeniköy” anlamına Canıköy olarak bilinmektedir. Köyün ismi 1960’dan sora bu şekilde anılmaya başlanmış ve öyle de devam etmektedir.

Köydeki arazisinin yarısına yakını civar köylerin arazisinden satın alınma olup; ilk traktörü Hacı Hafız (Ömer) Rumlar’dan kalma bir traktörü 1943 yılında almış, ilk otomobil de bunu takip eden 1950’li yıllarda alınmıştır.

Köyde 1933’de bölge yatılı okulu açılmış, okul o vakitler üç sınıflı imiş.

Köye su getirilmesi çalışmaları 1974 yılında sondaj kuyusunu açılması ile başlamış, şebeke bağlantısı için kazılar 1969’da yapılmış; 1971 yılında da suyun evlere dağıtımı yapılmıştır.

Yeniköy’de toylar Perşembe gününden başlar, Pazar günü gein gelmesi ile son bulurdu. Çınlaşmada erkeklerden Korucu İbrahim (1302 d.), Mambet Çavuş (Akmescit, Kırım doğumlu), kadınlardan Cemile Abay şöhretli idiler. Güreşler bazı kazalar olması sebebiyle 1930’lu yıllarda yasaklanmıştır. Bu güreşlerde Yusuf Canbek, güç ve kuvveti ile meşhurdu. Eskiden öküzün bağlandığı arabaya Yusuf Canbek, saman taşımakta kullanılan arabayı öküzle birlikte çekerlerdi. Köyde Nuri Öden tekerlemeleri ile meşhurdu. Kapar Aqay çınlaşması ile, Şerif Aqay koşu atları ile meşhurdu. 1960’lı yıllarda at yetiştiriciliği son buldu.

Köyde 400 küçükbaş hayvan var. Eskiden büyükbaş hayvan yetiştiriciliği de yapılmaktaydı. Eskiden 2000 civarında küçükbaş, 80-100 büyükbaş hayvan varlığı mevcuttu.

Ekmek şehirden getirtiliyor. Nüfusun % 80’i kışın azalmakta. Kadastro 1958’de geldi. Köyde 99 dekar olan koruluk (ağaçlık) araziye ilgisizlik nedeniyle Maliye tarafından 1958’de el konulmuştur.

Yeşildon Köyü (Alpu/Eskişehir)

Eskişehir’in Alpu ilçesi’ne bağlı olup 1897 yılında Kırım’dan göç eden Kırım Tatarları tarafından kurulmuştur. Köyün ilk kurucuları Hacı Habil, Hacı Habibulla, Hacı Seydali, Süleyman, Alim, Velişah, Hacı Muratşa ve Fetta isimli Kırım Tatarlarıdır.

Yeşildon köyü, Alpu’ya 11 km. mesafededir. Köyün kuzeyinden Alpu-Mihalıççık asfalt yolu ile güneyinde ve 1 km. uzaklıkta Eskişehir-Ankara tren yolu geçmektedir. Yeşildon köyü asfalt yola 3 km. stabilize bir yol ile bağlanmaktadır. Köy, kuzeydoğusunda Bozan nahiyesi, güneydoğusunda, Kırım Tatar muhacirlerince kurulan Çardakbaşı köyü, güneyinde yine Kırım Tatarlarınca kurulan bir diğer köy olan Esence (Yellice), güneybatısında Nogay muhacirlerinin kurduğu Akçatepe (Rıfkiye) ve batısında da Alpu ilçesi ile komşudur. Alpu ilçesinin Eskişehir Merkez ilçesine uzaklığı 40 kilometredir.

Yeşildon köyü, konum itibarıyla “aşağı mahalle” ve “yukarı mahalle” diye tarif edilen iki ayrı kısımdan meydana gelmiştir. Köy ilk kurulduğunda 80-90 kişi civarında bir nüfusa sahipmiş ve ilk olarak şimdi “aşağı mahalle” diye isimlendirilen yerde kurulmuş. Ancak, zamanla aşağı mahallede sıtma hastalığı ortaya çıkmış ve 50 kadar çocuk sıtmadan ölmüştür. Bunun üzerine, köyün halkının önemli bir kısmı yaklaşık 1 km. yukarıda yer alan yukarı mahalle denilen yere yerleşmiştir. Sıtmadan dolayı devlet tarafından aşağı mahallede iskâna son verilmek istendiyse de, tam manâsıyla başarılı olunamamıştır. Buna ilâve olarak, köyde Seydali Hacı ile Hacı Ahmet arasında çıkan bir arazi anlaşmazlığı sebebiyle de aşağı mahallede kalanlar olmuştur. Türk İstiklâl Harbi’nde Yunan ordusu bu köye de girmiş ve 10 gün kadar da kalmış, giderken de taş üstünde taş bırakmadan yakmış, yıkmış. Söylendiğine göre İstiklâl Harbi’nde bu köydeki ailelerden hemen her evden en az bir kişi olmak üzere yaklaşık 40-50 kişi şehit verilmiş.

İlk kurulduğunda nüfusu 80-90 kişi olan, hastalıklar ve harp dolayısıyla epey sayıda kayıp veren Yeşildon köyünde şimdi 30 hanede 180 kişi yaşıyor. Köy nüfusu yaz kış değişen bir yapıya sahiptir. Köyde ilkokulun kapanmış olması ve daha yukarı seviyelerde eğitim görme ihtiyacından dolayı kışın köy nüfusu 50’ye kadar inmektedir. Baharla beraber gübreleme, nadas, yazlık ekimler ve sulama gibi çeşitli ziraî faaliyetlerin başlaması ve yazın da okulların tatil olması sebebiyle köy nüfusunda artış kaydedilmektedir.

Köyün genel ekonomik durumu iyi olup başlıca geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. 12000 dekar olan toplam köy arazisinin 4500 dekarında sulu tarım yapılmaktadır. Köyde eskiden sadece kuru şartlarda buğday ve arpa gibi hububat yetiştirilerek tarım yapılırken, dört-beş yıldan bu yana sekiz-dokuz adet derin kuyudan çıkarılan su kullanılmaktadır. Bu yeni sulama ile verim artışı sağlandığı gibi, diğer yandan şeker pancarı ve ayçiçeği gibi endüstri bitkilerinin de yetiştirilmeye başlanması ile üründe çeşitlilik meydana gelmiştir. Böylelikle köyün genel ekonomik seviyesi bir hayli yükselmiş, kurban kesemeyecek durumda olan köylü kalmamış gibidir. Köyde ilk traktörü Hacı Seydali ve Kalila isimli kişiler 1950 yılından sonra almışlardır. Modern bir tarımın yapıldığı köyde şimdi 21 traktör ve iki de biçerdöğer vardır. Eskiden daha çok sayıda olan hayvân sayısı da giderek azalmıştır. Şimdi 1000 kadar koyun ve 10 adet süt ineği yetiştirilerek hayvancılık devam ettirilmeye çalışılmaktadır. Köyün alt yapı problemi kalmamış olup, yol 1970-1971’de yapılmış, elektrik 1971’de gelmiş, su herkesin evine 1974-1976’da ulaştırılmıştır.

Köyde ilkokul Türkiye’de cumhuriyetin ilânından sonra yeni alfabenin kabul edilmesiyle açılmıştır. Köyün ilk öğretmeni yine bu köyden olan Ali Bakarkan isimli bir , Kırım Tatarı imiş. Sonra Zeki Hoca isminde biri gelmiş. Köydeki ilkokul açıldığında 30 civarında öğrencisi varmış. Ancak, öğrenci azlığı sebebiyle köydeki ilkokul 1992 yılında kapatılmış. Bu köyden olup da mühendis, öğretmen gibi çeşitli meslek gruplarından şimdiye kadar üniversiteyi bitiren 12-13 kişi çıkmış.

Zaman ve teknolojik değişim, burada da azizliğini göstermiş, eskiden yapılan âdet ve gelenekler unutulmaya yüz tutmuştur. Eskiden soğum soyularak Perşembe gününden başlayan toyları, toylardaki at yarışlarını ve Kırım Tatar güreşlerini bilen ve hatırlayan ancak bir-iki kişi kalmıştır.

Şimdi yaşı 76’ya gelen Hacı İsmail Bakarkan’ın anlattığına göre güreşlerde o civarda Çardakbaşı’ndan Yakup Pehlivan, Kireç’den Lütfü Pehlivan, Arapkuyusu’ndan İbadullah Pehlivan ve Yeşildon’dan İsmail Pehlivan zamanın namlı pehlivanları olarak tanınmaktaymışlar. Güreşler 1950’li yılların sonuna kadar yapılmış. Yine onun ifade ettiğine göre Kore savaşından sonra o civarın tanınmış güreşçileri, Ankara’nın Polatlı ilçesinin Eski Polatlı köyüne güreşmeye gitmişler. Güreş müsabıkları geldikleri yere göre Eskişehir’den gelenler ve Polatlı’dan gelenler şeklinde iki gruba ayrılmış. Davulun tokmağının vurmasıyla başlayan güreşlerde Lütfü Pehlivan, önüne geleni yenmiş ve sonunda Polatlı’yı temsil eden Kırım Tatarları “bizden bu kadar” diyerek pes etmişler.

Köyde kurulalı beri devam ettirilen sürdürülen Kırım Tatar kültürüne ait başlıca unsur yemeklerdir. Kırım Tatar yemek kültürünün başlıcalarından sayılan çibörek, qatlama, köbete ve tavaloqum gibi hamur aşları hâlâ pişirilmektedir. Toylarda hala toy hayırlamak için bir sini qatlama yanına yemiş ve bahşiş konularak gönderilir. Eskiden civardaki diğer Kırım Tatar köylerinde de mevcut olan bu âdet günümüzde sadece Yeşildon’da devam ettirilmektedir.

Zaman kendisi değişirken Yeşildon köyünde de çok şeyleri değiştirmiştir. Yeşildon da Kırım Tatar Türkçesinin çöl şivesi hâlâ konuşulmaktadır. Ancak, yaşı yirminin altında olanlar için bu lehçe anlaşılsa da artık yalnızca ana-babalarının konuştuğu dil haline gelmekte ve yavaş yavaş terkedilmektedir.

Yeşildon köyü, Kırım’dan olan göçlerden sonra civarda Kırım Tatarları tarafından kurulan ilk köylerden biri olmuş. Söylentiye göre bu köye gelip yerleşenlerden biri olan “Zaydabay” adındaki Kırım Tatar kadını, Kırım’da yaktığı ateşi söndürmeden Yeşildon’a kadar getirmiş ve orada yeniden tutuşturmuş. Şimdilerde küllenmeye yüz tutan bu ateşi kim bilir belki yeniden yakan çıkar Yeşildon’da!

www.emelvakfi.org

YILDIZÖREN KÖYÜ
Ergün ÇATAL

Yıldızören Köyü, Eskişehir’in Çifteler İlçesi’ne bağlı olup 1904–1905 yıllarında Kırım’ın Akmescit, Kerç ve Bahçesaray civarındaki köylerden göç ederek gelip yerleşen Kırım Tatarları tarafından kurulmuştur. Köyün ilk kurucuları Osman Köktaş, Seydahmet Akay, Mücdaba Kurt, Mehmet Kurt, Nezir Kurt, Hacı Ömer Akay’dır.
Yıldızören Köyü, Çifteler-Kaymaz yolu üzerindedir ve Çifteler’e 9 km’lik asfalt yol ile bağlanmaktadır. Buradan Eskişehir Merkez ilçeye 67 km mesafededir. Köy, Sakarya nehri ile onun kolları olan Sarı Su ve Seydi Suyunun birleştiği yerdedir. Köy, kuzey doğusunda 4 km mesafede yine bir Kırım Tatar Köyü olan Zaferhamit köyü, Güney batısında 2 km mesafede Selanik ve Romanya’dan gelip yerleşenlerin kurduğu bir muhacir köyü Saithalimpaşa ile Abbashalimpaşa, doğusunda yine Kırım Tatarlarının gelip kurduğu bir köy olan Yaverören, güneyinde Eminekin ve güney doğusunda Körhasan ve Gerenli köyleri ile komşudur.
Köyün arazisi civardaki pek çok köyde de olduğu gibi Sultan II. Mahmut’un vakıflar arazisi üzerine kurulmuştur. Köye ilk olarak gelenler şimdi “curtluk ” denen Mecidiyeköprüsü kışlağı üzerinde kurulmuş ve çevresinin yeşilliğinden dolayı ilk adı Mamure olarak konmuştur. Köyün ilk kurulduğu bu yerde çok sayıda sinek olması sebebiyle daha sonra şimdiki yerine nakledilmiştir. Türkiye’deki 1960 yılı ihtilalinden sonra zamanın idarecilerince köyün adının arapça olduğu ileri sürülerek Yıldızören olarak değiştirilmiştir. Ancak, sırası geldiğinde bu köyden bahsetmek gerektiğinde, bilhassa yaşı ortanın üzerinde olanlar, Yıldızören’den çok “Mecidiyeköprüsü” derler.
Yıldızören Köyü’nde 98 hanede 450 nüfusa sahiptir. Nüfusun 20–25 hane kadarını Afyon’dan, Han kasabası ve Kayı köylerinden buraya göç ederek gelip yerleşenler teşkil etmektedir. Nüfusun tamamı okur-yazar olup, çoğunluğu lise mezunudur. Köyde ilkokul üç sınıflı olarak 1936 yılında açılmış. Ancak Saithalimpaşa köyü ile çok yakın olması sebebiyle 1938 yılında bu iki köyün okulları birleştirilerek bu iki köyün arasında bir yere müşterek bir okul açılmış. Bu müşterek okul ilk olarak açıldığında 130’u Yıldızören’den olmak üzere 250 civarında öğrencisi varmış. Köyün kendi okulu 1960 yılında yeniden inşa edilmiş. Köy okulu halen 42 öğrenci ve iki de öğretmenle eğitim vermeye devam ediyor. Yıldızören Köyü’nden olup da üniversiteyi bitiren çeşitli meslek gruplarından çok sayıda kişi var. Bu köyden şimdiye kadar iki ziraat mühendisi, bir doktor, üç inşaat mühendisi, iki güzel sanatlar fakültesi mezunu, iki veteriner, birçok işletme fakültesi mezunu, üç astsubay, bir yüzbaşı ve onlarca da öğretmen çıkmış. Bunlardan biri olan ve bir (57) dönem TBMM parlamentosunda milletvekilliği yapan vatandaşımız Münir Sevinç de aslen bu köylüdür. Okeyde çiftin job’unu atan necat’ da bu köylüdür
Köyün başlıca geçim kaynağı tarımdır. Köyün 3000 dekarlık mera dahil 25000 dekar arazisi mevcut olup henüz bir toplulaştırma çalışması yapılmamıştır. Bu arazi içerisinde köy tüzel kişiliğine ait 1000 dekar arazi vardır ve bunun da 730 dekarı halen sulama yapılan arazilerin olduğu Kumarca Adası diye tarif edilen yerdedir. Söz konusu araziden sulama ve drenaj kanalları geçirilmiş durumdadır. İşlenen arazinin yarıya yakını nadasa bırakılmaktadır. Köydeki arazilerinin 5000 dekarlık kısmı Sakaryabaşı sulamasından yararlanıyor. Sulanan alanlarda şeker pancarı ağırlıklı olmak üzere patates, kavun, karpuz fasulye, kabak, ayçiçeği ve buğday, arpa gibi hububat yetiştiriciliği yapılmaktadır. Kuru şartlarda hububattan dekara ortalama 200 kg verim alınırken, sulanır şartlarda dekara 400–500 kg verim alınabilmektedir. Yıldızören’de 1975 yılında tarımsal amaçlı köy kalkınma kooperatifi kurulmuş ancak çeşitli işletme problemleri sebebiyle 1989 yılında sahip olduğu alet ve ekipmanları satılmak suretiyle bu kooperatifin çalışmaları da sona ermiş, halen fesih işlemleri devam ediyor. Hayvancılık da giderek azalan bir sayıyla yapılmaktadır. Önceleri 400-500 büyükbaş ve 6000 de küçükbaş olan hayvan sayısı azalarak halen 150 büyükbaş, 2000 de küçükbaşa inmiş durumdadır. Köye ilk traktör 1948 yılında 5–10 kişinin bir araya gelerek 3800 liraya satın alınmak suretiyle İstanbul’dan getirtilmiş. O vakitler orak ile biçilerek hasat edilen mahsul, harman yerinde toplanır ve üzerinden at tarafından çekilen silindirik bir taş geçirilerek harman yapılırmış. Hayvan yemi ihtiyacını karşılamak için de hububat sapının kısa olduğu zamanlarda samanın çok olması için toplanan mahsulün üzerinden düven geçirilirmiş.
Köyde halen 1986 yılında inşa edilen değirmen ve bir adet de yem makinesi faaliyette olup; un ve karma yem imal edilmektedir. Köy içme suyu ihtiyacı 1960 yılından bu yana yeraltı suyundan temin edilmektedir. 1962 yılından 75 tonluk bir su deposu inşa edilmiş, herkesin evine su ulaştırılmış, elektrik de 1973 yılında köye girmiş. Köyün genel ekonomik seviyesi orta derecededir. Köyde 1926–1927 yıllarında yaşanan kuraklık sebebiyle çekilen kıtlığı hatırlayan çok az kişi kalmış. Köyün şimdiki camii de 1937 yılında inşa edilmiş.
Köyde ilk kadastro çalışması 1940, ikinci kadastro da 1962’de geçmiş.
İşlenen araziler bulundukları mevkiilere çeşitli isimlerle anılmaktadır. Bunlar köyün bulunduğu yere göre kuzey yönündeki araziler Yayla mevkii, batı yönündeki araziler Karayatak mevkii, güneydoğu yönündeki araziler Adalar-Bahçeli mevkii, doğu yönündeki araziler de Sazlık, Kuştepe mevkiileri adlarını almışlar.
Meydana gelen sos yo ekonomik ve kültürel değişim, köy âdet ve geleneklerini de değiştirmiş. Eskiden Yıldızören’de yapılan çınlaşma âdeti şimdi yapılmıyor. Güreş müsabakaları da Eskişehir’de yılda bir kere Sivrihisar’ın Karakaya köyünde yapılan tepreçte artık güreşçilerin çeşitli oyunlarla rakiplerini alt ettikleri müsabakalardan çok farklı bir biçimde icra edilmekte. Zira bu köyden olup da bir zamanlar Kırım Tatar köyleri arasındaki güreş müsabakalarını ve zamanın namlı pehlivanlarını hatırlayan da pek kalmamış. 1930-1940’lı yıllarda Hayriye’den Menay Akay; Yaverören’den Abdurrahim, Kazım; Can köy’den Ahmet; Tokat’tan Anış Akay ve onların canbaşka alıp aylandırıp atmalarını, rakibine ırgaçık taktıklarını ya da capalak oyunları ile rakiplerini yendiklerini bilen sadece yaşı şimdilerde bir-iki qart kalmış o kadar…
Yıldızören’de eskiden yapılan düğün adetlerini bilen ve hatırlayan kişi sayısı da iyice azalmış. Bunları bilenlerin ve yaşayanların ağzından dinleyenler için anlatılanlar adeta bir tatlı masal. İşte bu toylardan birini aşağıda sizin için naklediyoruz:
“Yıldızören’de eskiden evlenmeler görücü usulü ile olurdu. Toydan bir hafta önce gelin olacak kızın çeyizi evin duvarlarına dizilerek gelin evi hazırlanırdı.
Toyun birinci günü et ihtiyacını karşılamak için kız ve erkek tarafında sogum olarak genellikle dana kesilirdi. Kız tarafının kızları hayvanın kesilmesini müteakip bir araya toplanırlar ve gelin de gelinin dışarısını görebileceği beyaz bir perdenin arkasına koyulurdu. Erkek tarafında ise sogum kesildikten sonra kahve tüyülerek, misafirlere hizmet edecek konakbaylar çağrılarak görev taksimi yapılırdı. Toy için birkaç gün önceden gelen misafirler eskiden seyahatlar at arabaları ile yapıldığından, zamanın ulaşım güçlükleri sebebiyle geriye gönderilmezler, ağırlanırlardı.
Toyun ikinci günü kız tarafınca bütün cemaate yemek verilerek kudagıylar, gelin olacak kızı da beraberlerinde 15–20 kişi olduğu halde ev cayma (ev düzenlemesi) için erkek tarafına giderlerdi. Ayrıca kız tarafının delikanlıları da erkek tarafına giderek yapılan güreş müsabakalı sonrasında geriye dönerlerdi. Aynı gün erkek tarafınca büyükçe bir patatesin etrafı elişi kâğıtlarıyla süslenerek hazırlanan “telli çırak”, elli santimetre boyunda bir ağacın iki ucuna asılarak kız tarafına gönderilirdi. Telli çırak ile beraber Kırım Tatarlar aşlarından katlama, lokum, baklava ve yemiş olan bir sandık gönderilirdi. Ayrıca delikanlılar için de kaburga kol adı ile anılan et ve bir şişe de içki gönderilirdi. Kız tarafınca alınan telli çırak, etrafındaki el işleri parçalanarak kudagıylara dağıtılırdı. Aynı gün erkek tarafı da gelin evinin tavanına ip gererek bu ipin üzerine çeşitli başörtüleri, ipek grepler dizerek evin tavanı ve duvarları görülmeyecek hale getirilirdi.
Toyun üçüncü günü, gelinin erkek tarafına geldiği gün olup, erkek tarafınca bütün köylüye ve gelen misafirlere yemek verilirdi. Erkek tarafınca yapılan karşılamada kız tarafı da kendilerini karşılayan erkeklerin atlarına gelin kız tarafından yapılmış çeşitli çevre ve el işleri bağlanırdı. Bu karşılamada kiyevin erkek kardeşinin atına da kiyev tokuzu bağlanırdı. Ayrıca “caşlar tokuzu” da o gün gençleri temsil eden kızı karşılayan atlı arabaya verilirdi. Zaman zaman verilen bu hediyeler erkek tarafınca beğenilmez, çeşitli eziyetler yaptıkları da olurdu. Kız ve erkek tarafının gençleri arasında karşılıklı güreş müsabakaları yapılırdı. Misafir sayısının çok olması halinde 3–5 köy arasında ve kazanana verilmek üzere bir dana veya koç hazırlanırdı. Güreşte galip gelene gelin kız tarafından işlenerek hazırlanan çevre bağlanırdı. Bu çevre, aynı zamanda kızın marifeti hakkında “Kelin kız pek marifetli eken” gibi çeşitli fikirlerin yürütülmesi için iyi bir de sebep olurdu. Aynı günün akşamında erkek tarafının gençleri kiyevin yanına çağrılırak berber tarafından kiyev traşı da yapılırdı. Kiyevin yanına çağrılan gençlerin tamamına çevre bağlanırdı. Kiyevin giyeceği elbiseler giydirilir, gelin ve kiyevin bir araya getirilmesi olan “kiyev kapama” işi de aynı günün akşamında davet edilen gençler tarafından tekbir getirilerek yapılırdı.
Gelininin kiyev evine geldiğinin ertesi günü uzak akrabalar evlerine geriye dönerler, yakın akrabalarla tanış yapılırdı. Tanış sırasında kız tarafı erkek tarafına çeşitli hediyeler verirlerdi. Bunlar arasında kolek, çevre, şerbenti, ıştan (kilot), para kisesi, saat kabı, çorap bağı, tabaka (tütün kisesi) ve ipek mendil olmak üzere dokuz parçadan meydana gelen “tokuz” da olurdu. Tokuzdaki diğer sekiz eşya kolekin üzerine dizilmek suretiyle hazırlanırdı.”
Yıldızören’de Kırım Tatar yemek kültürü hala devam ettirilmekten olan birkaç şeyden biri. Zira, kapısı ve penceresi genellikle kuzey istikametine bakacak şekilde taş ya da kerpiçten imal edilen, bu sebeplede yaz-kış serin kalabilen aşkanalarda pişirilen çibörek, köbete, kalakay, cantık, sarıburma, arife gününün değişmez aşı kıyğaşa gibi hamur aşları hala büyük özenle hazırlanmakta ve yenmekte. İçerisi çamur sıvalı fırınlarda buğday samanı ile pişirilen doyumsuz lezzetli köy ekmeğinin yerini şehir ekmeği almaya başlamış. Ulaşım teknolojisinde dört ayağı, alnı top sekili bakımlı güzelim tatar atlarının artık “doru” “kula” “tosyalı” “iğdiş” adlarıyla beraber anılarda kalmış, calpalası çan çan öten,tekerleğinin sesiyle sahibini ele veren, saraç Ramazan ustanın marifetli ellerinden çıkan güzelim koşumların, kamçıların, yaylıların, tatar arabalarının da yerlerini model model otomobiller almış.., otomobille birkaç dakika ötedeki Çifteler’den getirtilen şehir ekmeği hakimiyeti orada da eline geçirmiş, hüküm sürmekte. Memedalinin karşığasınaki tahta oturak artık yok. yerini demir yapılı kapalı pancar kooperatifi durağına kaptırmış, Köşedeki harman taşı geçen zamana dayanamamış erimiş kaybolmuş, onun da yeri artık uzaklardaki yıldızörenlilerin köyünün taşına toprağına hasret özlemlerinde hatıralarında kalmış.
Yıldızören’de de Anadolu’ya gelip yerleşen Kırım Tatarlarının hemen hemen büyük çoğunluğunun kullandığı Kırım Tatar Türkçesinin Çöl şivesi konuşulmaktadır. Yaşı 20’nin altında olanlar anlasalar da artık Kırım Tatar Türkçesini pek konuşmuyorlar.
Köyde çok sayıda genç var. Bu köyün gençlerinin teşkil ettiği futbol takımı 1995 yılında Eskişehir’deki Kırım Derneği’nce düzenlenen futbol müsabakasında finale kaldılar ve Karakaya köyünde 4 Haziran 1995 günü yapılan tepreç sırasında finalde Eskişehir Merkez İlçeye bağlı Karaçay köyü ekibini 1–0 yenmek başarısını göstererek birinciliği aldılar.
Değişen şartlar köydeki genç nüfusu şehirlere iş aramağa zorlamış, Bursa’da otomotiv sektörü bu olanağı sağlamıştır. Bursa’ya yerleşenler her ne kadar yılda ancak bir kez köylerine gidebilseler de onlar Bursalı değil de hala Yıldızörenlidir. Bursa’daki Yıldızörenliler her hafta sonu düzenli olarak teferrüçte bir kahvede buluşmakta, haftanın yorgunluğunu, köyün özlemini, ismetin çayını içerken sitsuvdan, karakopurden, adalardan, süğütkulaktan bahsederek gidermektedirler. Bu buluşma ölğenden, kalgandan, toydan, cıyından haberlerin alındığı bilhassa köyden havadislerin aktarıldığı dertlerin sevinçlerin paylaşıldığı yerdir. En uzaktan en erken gelen fiko bile kahveye gelemediği haftanın on beş gün sürdüğünü söylemektedir. Bazen üç hatta dört kare masa kurulduğu dahi görülmektedir. Ocağın yolunu en iyi bilen Batiy ise bunun sebebinin devamsızlıktan olduğunun farkında değildir. Eee bu arada deniz görmüş bazı Yıldızören’lilerin de tırnavuşu unutmağa başladığı da gözlenmekte. .

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer Paylaşımlar