Şalmarcı on beş-yirmi hane. Sadece iki-üç hane fakirdi. Köyden çok büyük bir çiftliği andırırdı. Merası bol, tarlası boldu. Bir tane yavur yoktu hiç, hepsi Tatardı.
500 koyunumuz, 10 tane sığırımız vardı. Büyük yuvarlak yuvarlak kaşkavallar yapardık. Onlarca peynir fıçısı olurdu, aralarında saklambaç oynardık. Mandıracı Salih Akay gelir, peynirlerimizi alıp gider, Karaömer’de satardı. Kışın günü dana ya da “bizey” soyardık, tuzlayıp tuzlayıp fıçıya koyar, sonrada çıkarıp çıkarıp kemiklerini yemeğe koyardık, yumuşak yerlerini tataraşı yapardık. Dana etini “meti”ye (fıçı) basar, külbastı yapardık Pastırma yapan adam pastırma yaptırırdık, pastırmaları kuruttuktan sonra tezek ateşinde cızbız ederdik, küllerini silkip yerdik, buna külbastı denir. Pastırmayı fasulyeye de koyardık. Yağ olarak tereyağı, donyağı, içyağı yerdik. Tereyağını çinko kaplarda eritiriz, “sarımay” olur, babam bunu eritip içerdi. Kuyrukyağı yemezdik. İstanbul’da koyunlar kuyruklarını kaldıramaz imiş diye duyardık ama bizimkiler ince kuyruklu koyundu. Kendimize ekmek yapardık, çobanlarımıza “mamaliga.” Buğday unu yerseler çobanların karnı ağrıyordu. Bir çuval mısır unu yapardık çobanlara makina ile. Çobanların ayrı evi vardı, tepesinde bacası olan. Sabahları mamaliga yerlerdi. Koca bir “şöğin” kazanı zincirle bacadan sarkıtırlar, altına da odun atarlardı. Peyniri çatalla ezerler, kazana hem peyniri, hem de mısır ununu koyarlar, karıştırarak kaynatırlardı. Sonrada kazanı kaldırıp devirirler, mamaliga yusyuvarlak ekmek gibi “kona”nın üstüne düşer, iple dilim dilim keserler. Kimi peynirle, kimi fasulye ile kimi tereyağına batırıp yer. Bir ikinci gün de mesela ekmek tarhanası yerlerdi. Çobanlara “mukan” derlerdi. (Makedonlara da, bölgedeki diğer Hıristiyan etnik gruplara da mukan dendiği anlaşılıyor.) Beyaz dokuma uzun dapdar don giyerler, bellerine bir karış kadar kuşak bağlarlar, beyaz üzeri işli geniş gömlek, tas gibi kenarı iki parmak kara şapka giyerler. Bunlar Romenin “mukan” soyu.
Üç Romen de bize peynir yapardı. İkisi sağardı, birisi de hemen sabah peynir yapardı. “Aruv” peynir yaparlardı. 60 kilo alan tahta fıçılara yapılıyor peynir. Kenarlarında “kırşal” denilen demirler vardı. Tepesindeki kapağını açarlardı, peynirleri dizer, su doldururlardı. Su iki parmak üste çıkar, peynirler bozulmasın diye. Kapak aşağıda oluyor. Haftada, on beş günde bir kapağı siliyorlar, tuzlu su ekliyorlardı. 60 fıçı “pener” yapıyorlardı. Diziyorlar “sayar”ın altına, yere koymuyorlardı. İki fıçı kendimize bırakıyorduk yemeye, gerisini satıyorlardı. Koyun son zamanı süt koyu oluyor, kaynayan suyun üstünde o sütü pişirip fıçıya yoğurt yapıyorlardı, kat kat kaymak oluyordu. Ertesi gün biraz daha süt ekliyorlar, aşağıdaki maydan yine yoğurt tutuyordu. Bu yoğurdu amcamın karısı yapardı. Koyunları üç mezel sağıyorduk. Sabah namazı, öğleden sonra, ikindide. Üç ay sonra bir mezele düşüyordu. Annem rahmetli inekleri sağıyordu erkenden.
“Biğday”, “misır”, “zeyrek” (keten) ekerdik. Mısır koçanını tanesinden ayıran makinamız vardı. Koyunların oluklarına sabahları önce saman sonra mısır tanesi, öğleden sonra mısır koçanı koyardık.”
Kardeşi Hacer de şunu hatırlıyordu: “O zamanlar Gagauzlar mısır toplamaya ırgat olup gelip bizde çalışırlardı. Bu Gagauzların yanlarında gelen çocuklarını tezeklerin arasına oturtur, çocuk olduğumuzdan onlara türlü oyunlar ederdik.”
Yine Patme Atlı’nın ağzından: “Moldova diye vardı, Mukan, Makedon vardı. Bizim köyün kişisi yalnız Tatardı. Biz Türkçe de bilmiyorduk.
Bir de Kadri diye Tatar çobanımız vardı. Kart anası vardı. Çok bakardı koyunları. İlle çok içkiciydi. Bazen karların üstünde yatıp uyurdu. Haber ederlerdi, babam rahmetli gidip alırdı. İlle bir şey olmazdı.
Biz kızlar hizmet yapardık, mesela evi süpürürüz, çocuklara, kendimize çorap öreriz, kendimize fanila, yelek öreriz. Kışları çorap örüp yetiştiremezdik. İlkbaharda tezek keserler, onların arasında evcilik oynardık, kişkene kardeşlerimizi kaldırıp alırdık, hem kardeşlerimize bakardık, hem oynardık. Öğlen, ikindi olsa Kadir Çoban bize bağırır, “koy aydamaya” birimiz ikimiz mecbur gideriz. Kışın karda yalınayak koşarız, gelip ayaklarımızı “peş”e dayar ısıtırız, böyle eğleniriz.Anneannemin dayısının kızı Kaniye şunları hatırlıyor: “Biz Kobadin’de otururduk, ama Şalmarcı’ya gitmeyi çocuklar olarak çok severdik, saman arasında yumurta toplardık, Kobadin’deki kartiyimize getirirdik. En çok Çalmarcı’daki derin kuyuya merak ederdik.
PATME ATLI
http://www.kirimdernegi.org/istanbul/bahcesaray/yazi.asp?yazi=200511008
